Selam,
Eğer hazırsanız sizi bugün Londra turuna çıkaracağım.
Yalnız baştan uyarayım, bu uzun bir yazı olacak; çayınızı - kahvenizi, fındığınızı - fıstığınızı
yanınıza alın.
Pazar günü köy köy gezdikten sonra pazartesi Melike'yi işe uğurlayıp Merve ile Londra
yollarına düştük.
İşin bana göre en garip tarafı sabahın köründe kalkıp hiçbir yere gidemiyor olmak, çünkü
işe gidiş - geliş saatlerinde biletler daha pahalı. Bu saatler dışında giderseniz tam gün kullanabileceğiniz
bir bilet alma hakkınız da oluyor.
Neyse efenim biz Milton Keynes kasabasından şehire ineceğimiz için daha avantajlı olacağından
tam gün bilet aldık. Melike de geceden elimize bir liste tutuşturdu.
"Ben son geldiğimde bu listeye göre gezmiştim, alın incelersiniz diye."
Melike'nin listesine göre sabah ilk gitmemiz gereken yer Buckingham Sarayı'ydı. Biz de
tabii ki son saniyede de olsa vardık, meğerse tam o saatte atlı askerlerin gösterisi oluyormuş da
Melike ondan ilk sıraya burayı koymuş.
Bu arada bu sarayın yeri bende pek bir ayrıdır. Üniversitede üç boyutlu modellemesini yapmıştım.
Az çileli günler değildi, hey gidi. :)
Solda Buckingham önünde sinsi sinsi üniversite anılarımı yad ederken kameraya yakalanmışım.
Ortada St. James Park'ından sincap ve kuş görüyorsunuz. Merve; "Çek çek çabuk sincabı çek
buraya gelip de sincap görmezsen, gelmiş sayılmazsın." diye uyardı beni.
Çektim arkadaşlar, gittim yani oradaydım. :)
Bu arada buradaki bilumum tüm kanatlılar Kraliçe'nin şahsi malıymış, aman diyeyim kışt falan dersiniz
başınız belaya girmesin. Sonra ben bilmiyordum demeyin.
Sağda da London Eye'a uzaktan bakan sırtımın manzarası... Londra'daki ilk günümüzde Merve'nin
çektiği tüm fotoğraflar o kadar kötü çıkıyordu ki en sonunda hepsinde sırtımı dönmeye
başladım.
Benim Merve'yi çektiğim fotoğraflarda -ki ilerde göreceksiniz- Merve'nin premses gibi
çıkması dolayısıyla ben Merve'nin fotoğraf çekmekten anlamadığına;
Merve ise benim telefonumun sadece onu güzel çektiğine kanaat getirdi.
St. James Park'da İngiliz Merveciğim ve ben. Tabii ki fotoğrafı ben çektim.
Solda London Eye'a yakından bir bakış atarken...
Merve London Eye'a binmenin "turist kazıklama aktivitesi" olduğuna kanaat getirdiği için
bizim böyle bir deneyimimiz olamadı tabi ki.
Sağda da o meşhur telefon kulubesi...
Meğerse herkes bu kulübeyi arıyormuş şu arkadaki Big Ben saat kulesi de göründüğü için,
bir de ordan geçen bir kırmızı otobüsü de kadraja alabilirseniz %100 bir Londra fotoğrafınız olmuş sayılıyormuş.
Benimkinde otobüs olmaması bir yana, dünya kadar insan vardı, kuzenim son teknoloji
telefonuyla hepsini yok etti.
Ay keşke sevmediğimiz insanları da hayatımızdan böyle silebilsek...
Neyse şimdi konuyu dağıtmayayım.
Ay bu arada burada kuyruk vardı ve Merve'ye göre ilk kez kuyruğa denk geliyormuş kendisi,
bütün dünya benimle aynı anda, aynı pazartesi Londra'ya gitmeye
karar verdiyse demek.
Sıradaki durağımız Victoria & Albert Hall.
Solda müzenin iç avlusundan bir görüntü görüyorsunuz. Burası çok güzeldi yalnız çocuğumla gitsem
şu sularda şıpıdık şıpıdık oynardı yavrum, çocuklara serbestmiş bu arada suya girivermek.
Ortada İngilizlerin meşhur çöreği "scone", bunun envai çeşidi varmış.
Ancak Merve en güzelinin burada satıldığını ve sade olan olduğunu söyledi. Ben kimim ki
reddedeceğim? Yanında kaymak ve reçel ile servis ediliyor, denedik beğendik
efenim, öneririm.
Sağda ise Merve ile benim "Padişahım çok yaşa!" pozumuz.
Sadece Fatih'in portresine bakıp çıkacağız dediği müzede kaybolup da bir türlü çıkamadık ya neyse...
Victoria & Albert'da ne var derseniz, ki demeseniz de söyleyeceğim;
Güneşin Batmadığı İmparatorluk olarak adlandırıldıkları dönemde dünyanın dört bir yanından
çalıp getirdikleri eserler var!
Hayır eserler de öyle büyük ki, yani o zamanın şartları ile bunları nasıl çaldınız?
Hadi çaldınız nasıl taşıdınız? İnsan hayret ediyor.
Bir yerden sonra zaten sinirim bozuldu buldukları herşeyi çalmışlar diye, yere batsın böyle
medeniyet diye söve söve çıktım.
En sağdaki Davut heykeli bu arada, yazarken gene bir sinir geldi, unutuyordum
söylemeyi az daha.
Solda National History Müzesi'nin dışarıdan görünüşü, rehberimiz Merve Hanım'ın dediğine göre
şu parlak dinozor heykeli yeni yapılmış.
İçerde bilimum hayvanın iskeleti, bilmem nesi mevcut.
Tam çocukla sabah gidilip, akşama kadar oyalanılacak yer gerçekten, ilerde Çınar'la nasıl olsa
gezeriz diye çok da gezmedim açıkçası.
Sağda meşhur balina iskeleti önünde Merve'ye verdiğim pozlar sonrası fotoğrafları
kontrol ettiğimde yaşadığım hüsranı görebilirsiniz.
Yolda gördüğüm "Böcek Oteli".
"Kardeşim sizce de, siz bu medeniyet işininin biraz b*kunu çıkarmamış mısınız?"
diye her gelen geçeni durdurup sormak istediğim bir andı.
Böcek Oteli ne ya? Hem de şehrin göbeğinde...
Tövbe...
Burası da British Museum, Merve burayı ruhsuz bulduğu ve hiç sevmediği için gezmek istemiyordu.
Ama ben Müze Shop'larını çok sevdiğim için kendisini zorla alışveriş alanına soktum.
Müze'de ne var ne yok hiç bilmiyorum.
Şu ortadakilerden Çınar'a alsam mı dedim ama gerçekten metaldi. Sonra dedim "Amaağn şimdi
yolda izde başıma dert olur, kalsın." :)
Sağda da çini ve nazar motifli bilumum ürün mevcuttu, bir an kendimi Eminönü'ne gelmiş
gibi hissettim inanın ki.
Bu arada Merve ve ben aynı renk aynı sweatshirtleri giyiyorduk.
Tam bu alanda bir teyze bizi durdurup "Sizin üzerinizde ne yazıyor?" diye sordu.
Sweatshirtin üzerinde "Herşeye kader dema, bazisu da senin fışkı yemendir" yazması
nedeniyle Merve de "Anlat bakalım, nasıl anlatacaksın?!" diye kıs kıs
gülmeye başladı.
Kibar bir versiyonuna çevirip söyleyiverdim, biz yılda yüz kitabı boşuna okumuyoruz heralde
hey gidi. :)
Efenim burada da üç farklı açıdan Diana'nın da içinde evlendiği St. Paul Katedrali ile bakışıyoruz.
Bu arada Melike listesine katedralin adının yanına -saat 5'te burada ol- yazmış.
Bende ne bileyim belli bir saatten sonra kapanıyor falan sandım.
Meğerse normalde 20£ olan giriş ücreti ayin saatlerinde alınmıyormuş, saat 5'te de bilin bakalım
ne varmış??
Tam üstüne bastınız evet ayin! Oraya kadar gelmişiz artık girmeyecek değiliz.
İçeri girdik Merve diyor "Dur bir mum yakalım." sonra bir bana baktı ben ne diyeceğim diye.
Dedim "Yak kardeşim, sen Allahtan iste, mumunu da yak, burası da Allahın evi sonuçta,
Rabbimin hangi duayı nereden kabul eyleyeceği belli olmaz."
Tam ayindeyiz kocam arıyor, reddediyorum gene arıyor.
"Acil açar mısın?" diye mesaj atmış, "Açamam, ayindeyim." demek durumunda kaldım. :)
Solda Leadenhall Market, Harry Potter Felsefe Taşı filminin bazı sahneleri burada çekilmiş.
Hangisi diye sormayın bende bilmiyorum.
Ortada "Yağarsa Yağmur Yağar Ben Zaten Islanmışım" pozum ile birlikte
Tower Bridge önünde bendeniz.
Sağda da Hay's Gallery'de İngiliz Merve.
Kasımda bütün yılbaşı ışıklandırmaları yapılmıştı ve Merve hepsini görebilelim diye deli
gibi uğraştı, yürüyeceğimiz yolları falan ışıklara göre değiştirip durdu.
Burası da Millenium Bridge, malum şehirden nehir geçiyor adım başı bir köprü var.
Bu köprüde de yine Harry Potter filminin bir sahnesi çekilmiş o yüzden ziyaretçisi çok oluyormuş.
Solda köprü üstünden St. Paul Katedrali'ne uzaktan bakış,
sağda köprü üzerindeki kuşlara yakın çekim.
Solda yine Merve istediği için geçtiğimiz ışıklandırılmış bir sokak, sağda otuz bin
adım atmamışçasına sokaklarda deliler gibi seken ben.
Londra'da ilk günümüzün sonuna geldik, ertesi gün bacaklarımdan biri error verdi.
Sekerek yürüyordum, "Aaa noldu böyle?" diye soran arkadaşına Merve'de
"Bişey yok ya, bacağı bozuldu." diyordu.
Şu yola çıktığım dostlarıma bir bakın gerçekten...
Neyse gelelim ikinci Londra ziyaretimize, aynı hafta bir de cuma günü Londra'ya gittik.
Gündüz Merve ile tektik, Melike'de akşam mesaisi bitince bize katılıverdi.
Soldaki apartmanı o kadar beğendim ki "Benim de bundanım olsun!" diye
bütün enerjilerimi evrene gönderdim gitti, hadi bakalım.
Ortadaki yeşilli Merve de bina ne binası asla hatırlamıyorum.
Sağda ise Somerset House var. Bu binanın önüne böyle yılbaşı için buz pisti kuruyorlarmış.
Solda The Royal Court Of Justice, nam-ı diğer Adliye Binası efenim.
Aslında amacımız dava izlemekti, öyle kamuya açık davaları girip izleyebiliyormuşsunuz.
Merve de hala o cüppeler, değişik ayakkabılar, peruklar falan yürürlükte diye gidip izleyeceğiz dedi.
Kendisi daha önce izlemiş ama saate dikkat etmemiş.
Biz gittiğimizde davalar çoktan bitmişti, gezip dolaşıp çıktık.
Soldaki ilk açılan Twinings dükkanıymış, Adliye Binası'nın hemen karşısında.
Ortada "The London School of Economics and Political Science" binası,
burayı aramıyorduk ama pat diye karşımıza çıkınca çekmeden geçemedim. :)
Sağda ise öyle gezerken gördüğüm hoşuma giden bir bina görmektesiniz.
Bakın yine Merve ve zaman algısının tam çalışmaması nedeniyle tamamına erdiremediğimiz bir
aktivite daha. Önce "5 çayına gideceğiz ben çok güzel bir galeri biliyorum,
restoranlarında servis ettikleri 5 çayı harika!" diye tutturdu.
Sonra gittik, tam sipariş vereceğiz adamlar yarım saat sonra kapatıyoruz demesin mi...
ADHD biriyle yola çıkmak çok zor inanın ki. :)
Neyse burası Wallace Gallery, bize nasip olmadı 5 çayı belki size olur, yazın bir kenara.
Burası Daunt Books, İngiltere'ye gelirken görmek istediğim iki yer vardı.
Geri kalan tüm yerleri Merve ve Melike seçti, gram fikir beyan etmedim, sadece rotayı takip ettim.
Görmek istediğim iki yerden birisi Daunt Books'du.
Eski bir kitapçı burası, ortada Merve ve ben kitap bakarken, sağda da Melike beni çekerken Melike'yi
şıp diye yakaladığım an.
Buranın bez çantaları pek meşhur bende hemen aldım bir tane.
Solda Sherlock Holmes Müzesi, burası planımızda yoktu ama Merve biryerleri ararken
buranın yakınına geldiğimizi fark edince söylene söylene
"Gelin sizi götüreyim bari." dedi bize.
Tam bir turist kazıklama mekanı olarak dizayn edilmiş, içeri girmeye gerek bile yok, dış kapı
bence yeter de artar "gittim-gördüm" demeye. .)
Sağda da Merve'nin her yerde aradığı o melek ışıklandırması.
Bende "Allah aşkına kaç gündür bunu mu aradık yani?!" diye çemkirmiştim.
Sonra dönünce bir kaç hafta sonra başka bir arkadaşımın instagram storyisinde fark ettim ki;
aslında Merve'nin aradığı melek bu değilmiş ama neyse artık iş işten geçti. :)
Bunlar da yine benim kitapçı merakım yüzünden gezilen mekanlar.
Sağdaki pek iyiydi onu görmeden gelmeyin.
Solda Melike müzikli bisküvi kutusu alacak diye gittiğimiz "Fortnum & Mason".
Yarabbi ömrümde öyle kalabalık görmemiştim, içerisi tıklım tıklımdı...
Melike'ye hafakanlar basınca hiç bişey almadan çıktık gerisin geri.
Ortada Covent Garden, yine her yer dopdoluydu.
Aslında biz Winter in Wonderland'e gidecektik, ancak bu kadar gezmenin üzerine hiç
halimiz kalmayınca "Amaağn be, gidip güzel bir yemek yiyip dinlenelim." dedik.
Sağda da cuma gecesi rezervasyon yaptırmadığı halde yer bulabilmiş olan küçük
grubumuz, dükkanın adının Türkçe çevirisinin "Hacı'nın Yeri"
olması bizi biraz güldürse de pizzalar pek iyiydi.
Sonuç olarak; #fakatnegezdikbecanım.
Buraya kadar okuduysanız azminize sağlık.
Öperim gözlerinizden.
Adios çiçeklerim.