23 Mart 2025

Kalbin Arka Odası

"Can kuşum, bir tanem.

Neyi kaybettiysek, hangi uzvumuz yok olduysa onun yerine başka bir şey koymaya çalışırız.

Boşlukları kapatmaya, pütürlerin üzerini örtmeye, kopan halkanın yerine uygun olanı bulmaya çabalarız.

Karanlıktan korkmayız, asıl korktuğumuz şey bilmediğimiz bir şeye dokunma ihtimalimizdir, karanlıktan korkmayız asıl korktuğumuz şey dokunduğumuz şeyle elimizi kirletme ihtimalimizdir, karanlıktan korkmayız asıl korktuğumuz şey dokunduğumuz şeyle kendimizi yaralama ihtimalimizdir.

Bir ihtimalden korkarız."

demiş Ayşegül Genç "Kalbin Arka Odası" isimli kitabında.

7 Mart 2025

Temiz delirdim.

Bu okuldan çektiğim kadar başka birşeyden çektim mi bilmiyorum...

Saatleri bize uymadığı için geçen seneki okulumuza devam edemedik ve tam gün eğitim veren başka bir okula geçtik.

Çınar okula başladığından beri heyheylerim tepemde, herkese saygım sonsuzdur ama Çınar'ın öğretmenlerini evire çevire dövmeme ramak kaldı gibi bir hisse kapıldım bu akşam.

İlk önce yılın başında okuldan gelen bir videoda çalan müzik dikkatimi çekti. Çocuklar sandalye kapmaca oynarken arkada Tarkan'dan "Yolla" şarkısı çalıyordu. Sözleri bilirsiniz "Yolla kaderim yolla, acıları bana yolla..." şeklinde gidiyor. Sonra bir sonraki gün gelen videoda da "Waka Waka" çalıyordu.

Hafta başında yapılan toplantıda öğretmenlere kibarca sordum; Bu müziklerle çocuklara ne öğretmeyi amaçlıyorsunuz diye. Her ikisi de beş yaş repertuvarı için asla uygun değil sonuçta. 

Cevap: "Bazen bir müzik açıyoruz, sonra sıradaki müziğe geçiyor otomatik olarak ondan oldu sanırım, dikkat ederiz."

Bir hafta sonra oğlum bana şöyle dedi: "Anne ben okulda o waka waka şarkısını istedim öğretmenim açmadı, niye diye sorunca da annemiz izin vermiyor dedi. Sen mi izin vermedin?"

Şimdi ben gerçekten geçip karşısına "Seni ben eğitimci yapanın!!" diye sövsem haksız mıyım?!

Sonra çocuklar için bir etkinlik başlattılar, her hafta bir çocuk sırasıyla sunum yapıyor, şarkı söylüyor, kitap anlatıyor ve arkadaşlarına ikramda bulunuyor (bu da ayrı bir manasız geldi bana ama neyse). Çınar'a sordum hangi şarkıyı söyleyeceksin diye "Kırmızı Balık" dedi, çok iyi bildiği için de ekstra çalışmadık.

Çınar ilk sıralarda olduğu için ben olayı anlamamışım, bir kaç hafta sonra Çınar eve "Kara Kedi" diye bir şarkı söyleyerek geldi. Onun hemen arkasından da "Basit Numaralar" isimli şarkıyı söylediğini görünce dedim ne oluyoruz.

Bu şarkıları da o haftaların çocukları seçmiş meğerse... Yani gerçekten deli olacağım 5 yaşında bir çocuk neden bu şarkıları biliyor. Çınar bu okula başlamadan önce asla haberi bile yoktu böyle şeylerden...

Aralarda bir de arkadaşlarıyla kavga ediyorlar, o tabii olabilir.

Ama bugün artık çığırımdan çıktım. Okula gidince öğretmeni bana "Futbol oynarken kavga edip birbirlerine vurdular, Çınar biraz ağladı." dedi.

Eve gelince Çınar: "Futbol oynarken ben topu arkadaşımın ayağından alınca birisi boğazımı sıktı, öbürü bana tokat attı, diğeri de beni itti. Bende onlara doğru koştum, vuracaktım ama öğretmenim beni tuttu Bende ağladım." dedi.

Çınar'ı tutması iyi birşey olsa da, şu yukarıda saydığım eylemler yapılırken bu kadın neredeydi?! Kaldı ki bana neden üstü kapalı bir açıklama yapılıyor, neden detaylar verilmiyor.

Ayrıca boğaz sıkmak, tokat atmak?! Bu çocuklar evde nasıl eylemler görüyor da böyle davranabiliyor.

Gerçekten hayretler içerisindeyim. Birde bütün bu olanlardan sonra yarın ilk kez okul gezisine gidecek olan çocuğum tutturdu ben gitmek istemiyorum diye. Oysa ki üç gün önce ne heyecanlıydı bu gezi için, altından tabii ki arkadaşlarının yaptıklarının korkusu çıktı ama Çınar'ı sakinleştirip onunla konuşurken içten içe ben delirdim.

Şansıma yarın okula ben götüremeyeceğim Çınar'ı, çünkü katılmam gereken çok önemli bir toplantım var. Eşim evde olduğu için gidip lisanı münasiple o konuşacak. 

Eğer okula ben gitmiş olsaydım, sanırım ordan karakolluk olurduk, sonra da akşam haberlerinde veli terörü diye beni izlerdiniz.

Ama gerçekten haksızsam haksızsın deyin de, şu olanlara ben artık nasıl delirmeyeyim?

Of!..

İçimi döktüğüme göre gidip sahur yapayım bari.

Sevgiler.
Kızgınsoda.
4 Mart 2025

Ben bu şehrin...

Ben bu şehrin en çok bana sunduğu vapura binebilme ihtimalini sevdim.

Havasını, suyunu, kalabalığını, kaosunu görmezden gelmeme tek sebeptir o güzelim vapurlar.

Olur ya bazen tüm dünya üstüme gelir. Sığamam kabıma, içim içimi yer... Gidip bir vapura biner, karşıya geçene kadar denizi seyreder, güzelim boğaz havasını içime çeker unuturum.

Bazen tüm bu kalabalıklar içinde çok yalnızımdır. O kadar anlamaz ki insanlar halimden, düşünür daha da yalnızlaşırım. Gider bir vapura biner, bir simidin yarısını martılara pay eder, kalan yarısını yerken de kimseye ihtiyacım yok aslında der avunurum.

Herşey üst üste geliyor da altında kalacak gibi oluyorsam, çırpınıp çırpınıp da bir yol bulamıyorsam... Gider bir vapura biner, karşı kıyıdaki insanları seyreder, eski günleri yad eder, kimler geldi kimler geçti şu şehirden der... Aradığım kuvveti içimde bulur, fani dünyaya aldanmaktan sakınırım.

Hiç sebepsiz, nedensiz içimde bir sıkıntı peyda olmuşsa... Elim böğrümde kalmış, aklım başımdan aşmışsa... Kendi kendime bile yabancılaşmaya başlamışsam... Gider bir vapura biner, o engin mavilikleri seyreder. Bu kadar be, dünya bu kadar işte der, mavinin huzurunu kendime yoldaş eder, yola revan olurum.

Herşey olabilir insanlık hali... Bunalırım, daralırım, sıkılırım...

İşte böyle anlarda binsem bir vapura Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçsem, aradığımı da bulurum, aramadığımı da, hissederim o an içimde "halledersin" derim kendime.

Gitsem gidemem mi şu şehirden giderim.

Ama martıları, vapurları, en çok da alıp başımı gidip bir vapura binip, herşeyi arkamda bıraktığımı hissettiren o anları özlerim.

İşte ben bu şehrin gidecek hiçbir yerin yokmuş gibi hissettiğinde sana sunduğu vapura binebilme ihtimalini sevdim. 

Denizin tuzlu kokusunu içime çekerken rüzgarda salınan saçlarımın verdiği özgürlük hissini sevdim.

Martı sesleri eşliğinde; on dakika içerisinde bir kıtayı arkanda bırakıp, öbür kıtaya ayak basarken dünya küçükmüş gibi hissetirmesini sevdim.

Hani olur ya içiniz sıkılır, daralırsınız; gelin bir vapura binelim.

Hepsi geçer, eminim.

Sevgiler,
Applesodaa.
2 Mart 2025

O zaman dans...

Selam güzel insanlar,

İlkay'ın yazdığı yazı bir anda tüm blogları dans anılarını anlatmaya itecek sanırım. Annabell, İlkay'dan ilham almış, bende ikisinden de aldığım gazla birlikte buradayım. :)

Bundan çok uzun yıllar önce ben genç bir kızken asla oynamazdım, ama asla... Ve bilirsiniz ki buralarda düğünlerde kalk oyna diye seferber olurlar. Nedense...

Oynamamamın sebebi ise asla utanmak değil, bilmemek. Bilmiyorum nasıl yapılıyor bu eylem. Horon diyorlar, halay diyorlar kimse de gel göstereyim demiyor.

Yıllar sonra bir hayırsever arkadaşım beni eğitti bu alanda, o sıralar da düğün falan çok her düğünde çalışıyoruz, çözdüm yani bu işi.

Ben nişanlıyken kayınbabamları bir düğüne davet ettiler, beni de götürmek istediler malum bende aileye katılacağım, gündemin ana konusu o sıralarda benim.

Hep birlikte gittik, beni eğiten arkadaşım da aslında müstakbel eşimin kuzeninin nişanlısı, "Hadi gel oynayalım." dedi. İşte ben bir yerimden kalktığımı bir de düğün bitmeye yakın masaya geri döndüğümü biliyorum. Gerisi bende yok; halay, horon, roman havası, çiftetelli falan derken kaybetmişim kendimi.

Kayınbabam şok! Adam daha önce yalvarsalar oynamadığımı gördüğü için "Kızım sen hiç oynamazdın, ne oldu sana?" diye sordu haklı olarak.

Bende dedim ki "Babacığım onlar fragmandı, asıl film şimdi başladı. Yüzüğü taktık neticede." :)

Velhasıl-ı kelam şimdi gitsem düğüne eşyalarımı masaya bırakır ve çıkana kadar oynarım. Psikologa gitmekten daha da ucuz bir terapi yöntemi bu, yazın bunu bir yere.

Hatta geçen yaz liseden bir arkadaşımın düğününe gittik. Giderken de kocama diyorum ki bir saate dönerim. Sonra baktık kimse oynamıyor, kızlarla iyi bari biz oynayalım dedik. Bir kalktık, bir daha oturduk mu bilmiyorum...

Bir ara kocamın mesajını gördüm "Ne oldu bizim bir saat?" diye soruyordu. Dedim "Sen bekleme ben düğün bitmeden gelmem." :)

Ayşe de diyor ki hadi biz liseden arkadaşıyız ama sizin aileleriniz de tanışıyor bak seni bir gören olur, azıcık otur. "Ay! Kime ne ayol, ben ne istersem onu, nerde istersem orda yaparım. Oturmaya mı geldik canım, hobaa!" :)

Dünyayı da işte ne kadar umursadığımı yukarıdaki fotoğrafımdan anlayabilirsiniz. Gerisi boş!

O değilde, bu sıralar bir düğün olsaydı, iyiydi, oynardık.

Selametle dileyim o zaman.

Sevgiler, Applesoda.
28 Şubat 2025

Durum Raporu: Sanırım kocama güncelleme geldi...

Selam dostlarım,

Annemler tası tarağı toplayıp memleketi terk eyledi demiş miydim? 

Dememişsem de şimdi diyeyim de gelin toplaşıp azıcık ağlayalım.

Annemlerin gitmesinin ardından korkunç bir iş yükü tepeme bindi. Sabah çocuğu okula götürmekle başlayan serüvenim, işle, akşam yine çocuğu okuldan almakla devam ediyor.

Bitiyor mu derseniz, yok bitmiyor inanın ki eve gelip çalışmaya devam. Yemek, çamaşır, bulaşık vs. derken uyku saati gelmiş oluyor.

E tabi hal böyle olunca kocamla da iş bölümü yaptık. Eskiden de ev işlerine yardımcı olurdu kendisi ama bakın gerçekten adama bir haller oldu.

Geçen haftalarda hastalandım ve akşam Çınar'la yemek yedikten sonra uyuya kalmışım koltukta; tabak, çanak falan hep ortalıktaydı.

Bir ara uyku arasında kocamın geldiğini gördüm ama gerisi bende yok. Bazen böyle ölürmüşçesine uyuyorum arada vücudum error verip kendini komple kapatıyor sanırım.

Uykudan aklımda "Kahretsin, herşey ortalıkta uyuya kalmışım." düşüncesiyle uyandım. -Uyku bile beynimin çalışmasını durduramıyor inanın ki.-

Sonra baktım sehpa tertemiz, Çınar ve kocam uyumuşlar, odalar toparlanmış ne oyuncak var ne bir dağınıklık.

Mutfağa gittim kocam kesin eviyenin içine doldurmuştur hepsini diye, günahını aldığımla kaldım. Orası da temizdi, üstüne üstlük adam bulaşık makinesini bile çalıştırmış, herşey tertemizdi.

Sonra oturdum düşünmeye başladım; acaba gece kocama yeni sürüm güncellemesi mi geldi? Yoksa paralel evrenden yeni bir Eray mı gönderdiler, malumunuz bu ara hepimiz Manxcat'ın paralel evren hikayesini takip ettiğimizden inanmaya çok yakınım bakın.

Ve son olarak gördüğünüz gibi bana da asla iyilik yaramıyor işte, öyle bir nankörüm ama neylersiniz....
Sanırım huyum pis. :)

Durumlar şimdilik böyle...

Güncellemeler kalıcı olur mu bilemiyorum, bilahare size yazarım.

Sevgiler.
Applesodaa
24 Şubat 2025

Sihir başlasın...

Selaaaam,

Taze gezgin bloggerınız İngiltere gezisinin son yazısı ile geldi.

Spoiler: Harry Potter ile ilgili olmayan herkesten özür diliyorum, bu yazı sadece Harry Potter
içermektedir.

Mesela bir seyahate çıkmaya karar verdiğinizde ne yaparsınız? Önce uçak bileti falan alırsınız değil mi?Benim İngiltere'ye gitmeye karar verdiğimde yaptığım ilk şey 
Warner Bros Stüdyoları için bilet almaktı.

İşte herkes Mersin'e, ben tersine. :)

Demiştim size görmek istediğim iki yer vardı diye; birisi Warner Bros Stüdyoları diğeri de
Daunt Books'du. Her ikisini de dünya gözü ile gördüğüme göre bayağı başarılı
bir gezi olmuş diyebiliriz.


Siz Macar Boynuzkuyruk ile bakışırken şu bilgiyi de vereyim; Melike yazın gittiğinde önceden
bilet almadığı için yer bulamayıp stüdyoları gezememişti.

Şirketi Kasım'da Melike'yi göndermeye karar verince önce bizim bilet tarihlerimize baktı, sonra
bilet bulabilir mi diye siteye baktı ve inanılmaz ama iki adet bilet vardı boşta.

Ya birileri iptal etti, ya da takdir-i ilahi, artık ne derseniz deyin. Olmaz olacak olan herşey
oldu ve biz üçümüz beraber gidebildik.

Bu arada yola çıktığımızda trenlerin gene boykot nedeniyle çalışmadığını ve seferimizin 
iptal olduğunu gördük.

Başka bir trenle gidince de ucu ucuna yetiştik ama bu sırada Melike önden gelip çoktan bekleme kısmını geçmişti. Biz geldiğimizde de acayip bir kuyruk vardı.

Melike bir görevliden rica etmiş, çıkıp bizim yanımıza gelmek istemiş. Görevli de "Ben seni
arkadaşlarına götüreceğim, gel." deyip almış Melike'yi bir baktık geliyorlar.

Çocuk bizi de aldı yanına ve Melike'nin o beklediği kısma kadar arkalardan bir yerlerden geri götürdü.
Yaklaşık bir yüz, ikiyüz kadar kişinin hakkına girdik sanırım...

Fakat ne diyelim biz istemedik ki. :)


Müze kısmını gezmeye başlamadan önce istemediğiniz kadar çok bilgi ile donatıyorlar sizi.
Bir de girişte bir kitapçık veriyorlar pasaport misali, geçtiğiniz her bölümde
soğuk damga ile damgalayabiliyorsunuz.

Büyük salona giriş çok etkileyiciydi ama ileride gidip görme ihtimalinize karşı ben size söylemeyeceğim, süprizi kaçmasın. )


Büyük salondan detaylar...

Herşey o kadar detaylıydı ve her detay o kadar özenliydi ki...

Bu arada yılda dört farklı konsept hazırlıyorlar, biz gitmeden hemen önce Cadılar Bayramı
süslemeleri vardı. Biz ise yılbaşı temalı konsepte denk geldik tabi ki...

Gezinin sonuna doğru kar efekti vermek için kullandıkları her ürünü detaylı olarak
gösterdikleri bir alan koymuşlardı.

Mesela naylondan kar efekti verilebileceğini biliyor muydunuz?
Bende bilmiyordum ama öğrendim. :)


Solda okul müdürümüz Dumbledore, müdür yardımcımız McGonagall ve kitaplarda 
kendisine söverek başlayıp, severek bitirdiğimiz Snape var.

Ortada büyük salonda bendeniz.

Sağda da dördüncü filmin balo kostümleri var.
Hermione'nin elbisesinin boyutunu görünce inanamadım.

Yani gerçekten o kadar küçüklermiş ki, hayret doğrusu.


Solda beşinci kitabın meşhur Kanun Hükmünde Kararnameleri (bizim "ohal" kararları gibi düşünün)
ve sağda Çatlak Kazan Barından bir detay.


Solda Gryffindor erkekler yatakhanesi ve sağda en sevdiğim film olan Azkaban'ın kostümleri.

Kostüm kısımları çok detaylıydı; çizimler, prova elbiseleri, misalen bir karakterin seri
boyunca giydiği tüm kostümler, peruklar vs... herşey mevcuttu.


Solda Dumbledore'un odası ve sağda İksir Ustası'nın sınıfı.

Birçok alanda duyuru yapılıyor ve o bölüm hakkında detaylı olarak bilgiler verecek bir görevli belirtilen saatte orada oluyor. Bazı alanlarda interaktif gösteriler oluyor. 

Mesela Hagrid'in yılbaşı ağacını taşıması, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Sınıfı ya da Hızır Otobüs
gibi alanlarda bayağı interaktif katılımlar oldu.


Solda hayvan aktörleri görüyorsunuz. Bu kısımda çok şaşırdık biz, çünkü mesela filmler
boyunca gördüğümüz kediyi aslında dört faklı kedi canlandırmış, hepsi
isimleri ve detayları ile kaydedilmişti,

Sağda Hagrid'in Kulübesi'ne imrenerek bakan ben...


Solda Kehanet Sınıfı'nda ders dinliyormuş gibi yaparken aslında Hogwarts Pasaportlarımızı
inceliyorduk. Sağda Sihir Bakanlığı büyücüleri ve kostümleri var.


Solda Malfoylar ve üzerlerinde Asil ve Pek Köklü Black Ailesi Soy Ağacı
"Toujaours Pur".

Sağda Yasak Orman yolunda ben. :)

Yasak Orman da eğlenceliydi, misalen o dev örümcekleri düğmelere basarak indirip-kaldırıp
duruyorsunuz, ya da yine düğmelerle şimşek vs. efekleri çalıştırabiliyorsunuz.


Solda Melike ile Merve'yi öyle bir sarmalamışız ki sanırsınız kaçıp gidecek. :)

Ortada ben ve duvardan geçecekmişçesine verdiğim pozum.
(Oyunculuk deseniz var, on parmağımda çok marifet midir nedir?)

Sağda da "Bekledim de gelmedin" diye türküler yaktığım o kırmızı tren...


Vee sonunda Kaymakbirası da içtik. :)
Bira dediğime bakmayın arkadaşlar alkolsüz bu, zencefilli gazoz üstü kremamsı kaymağımsı birşey.

Fakat tadı pek iyiydi... Gerçi zaten ağırlıklı ziyaretçi ortalaması çocuk olan bir yerde
alkollü içecek satmak da pek mantıklı değil ya neyse.


Müzenin bir de açık alan kısmı var, burada da Privet Drive 4 numaralı daire, 
Kovuk'un maketi (bunun içine girememek beni kahretti), 
Bitkibilim Serası, Hogwarts'daki janjanlı bir köprü ve birazdan göreceğiniz 
uçan motor ile uçan araba var.

Solda Bitkibilim Serası: Burada kendi adamotunuzu söküp çığlık attırabiliyorsunuz.

Sağda Hızır Otobüs: Seriler boyunca tam üç adet Hızır Otobüs inşa edilmiş, bu da onlardan birisi.


Solda Bay Weasley'nin uçan arabası...
Bakın bizden önce İspanyol bir grup vardı ve onların arabanın içinde öyle güzel bir fotoğrafını
çektim ki adamlar da hayret etti.

Sonra onlardan bizim fotoğrafımızı çekmelerini rica ettik, fotoğraflar o kadar kötüydü ki...
Melike ile adamlar gidince bir tur daha sıraya girip, bir daha çekildik. :)

Sağda da uçan motorda Hagrid taklidi yapan Melike ve Harry taklidi yapan ben.
Melike'nin bacak hareketlerine ve sıfatımdaki ifadeye bakar mısınız lütfen?
Oyunculuk bizim işimiz. :)


Solda makyaj vs. alanından bir detay, bu adamların hepsini aynı oyuncu oynamış.
Hatta aslında oyuncumuz tam 12 farklı rol oynamış ve hepsinde makyajla kendisini resmen 
baştan yaratmışlar.

Sağda Gringotts'da para çekiyor numarası yapan ben. :)


Diagon Yolu'nda tabii ki de kitapçı Flourish & Blotts'u yakından çekecektim.
Sağda Weasley Büyücü Şakaları önünde benimkiler. :)


Solda Özgür Evcini Dobby'm.
Bu resim çok güzeldi, keşke satılıyor olsaydı.

Sağda günün anısına dünya para ödeyip çektirdiğimiz fotoğraf, neyse ki dijital kopyasını da veriyorlar.

İsterseniz süpürge üzerinde uçan videonuzu bile çekiyorlar, ancak efektleri pek de
güzel değildi, görüntü çok yapay kalıyor.

Yine de Melike gibi ben süpürgeye bineceğim kardeşim diye binip, beğenmedim
deyip almaya bilirsiniz de videoyu. :)


Soldaki fotoğraf için çok emekler harcandı.
Bütün gün nereye gitsek denk geldiğimiz kostümleri ile gelmiş olan ve aynı yerlerde otuz yüz bin
fotoğraf çekilen çiftten kopya çektik.

Merve alttan telefon flaşları ile verdi coşkuyu Melike de çekti, bayağı da güzel çıktı. :)

Sağda da günü musmutlu kapatmış bir ben. :)

O gün biz hepimiz sanırım o kitapları ilk okuduğumuz, o dünyaya ilk adım attığımız yaştaydık...
Ve asla da yalnız değildik.

Gençler, çocuklar, yaşlılar.
Bebeğini alıp gelenler... Ve herkesteki o coşku.

İnanılmaz birşeydi.

Verdiğim her bir kuruşun hakkını x4 kere aldığımı hissettiğim bir gündü.
Yine olsa yine giderim ama farklı bir konsepte denk getirmeye
özen gösteririm tabii ki. :)

Neyse bakalım Çınar büyüsün de kendisini bir Potterhead yapıp teyzesini de alıp
bir daha gideriz biz. :)

Eveeett, böylelikle gezi yazılarının sonuna geldik.
Depresyon yazılarında görüşmek üzere.

Sihirle kalın.

18 Şubat 2025

Londra yolları dar daaar...

Selam,

Eğer hazırsanız sizi bugün Londra turuna çıkaracağım.
Yalnız baştan uyarayım, bu uzun bir yazı olacak; çayınızı - kahvenizi, fındığınızı - fıstığınızı
yanınıza alın.

Pazar günü köy köy gezdikten sonra pazartesi Melike'yi işe uğurlayıp Merve ile Londra 
yollarına düştük.

İşin bana göre en garip tarafı sabahın köründe kalkıp hiçbir yere gidemiyor olmak, çünkü 
işe gidiş - geliş saatlerinde biletler daha pahalı. Bu saatler dışında giderseniz tam gün kullanabileceğiniz
bir bilet alma hakkınız da oluyor.

Neyse efenim biz Milton Keynes kasabasından şehire ineceğimiz için daha avantajlı olacağından
tam gün bilet aldık. Melike de geceden elimize bir liste tutuşturdu.
"Ben son geldiğimde bu listeye göre gezmiştim, alın incelersiniz diye."


Melike'nin listesine göre sabah ilk gitmemiz gereken yer Buckingham Sarayı'ydı. Biz de 
tabii ki son saniyede de olsa vardık, meğerse tam o saatte atlı askerlerin gösterisi oluyormuş da
Melike ondan ilk sıraya burayı koymuş.

Bu arada bu sarayın yeri bende pek bir ayrıdır. Üniversitede üç boyutlu modellemesini yapmıştım.
Az çileli günler değildi, hey gidi. :)


Solda Buckingham önünde sinsi sinsi üniversite anılarımı yad ederken kameraya yakalanmışım.
Ortada St. James Park'ından sincap ve kuş görüyorsunuz. Merve; "Çek çek çabuk sincabı çek
buraya gelip de sincap görmezsen, gelmiş sayılmazsın." diye uyardı beni.

Çektim arkadaşlar, gittim yani oradaydım. :) 

Bu arada buradaki bilumum tüm kanatlılar Kraliçe'nin şahsi malıymış, aman diyeyim kışt falan dersiniz
başınız belaya girmesin. Sonra ben bilmiyordum demeyin.

Sağda da London Eye'a uzaktan bakan sırtımın manzarası... Londra'daki ilk günümüzde Merve'nin
çektiği tüm fotoğraflar o kadar kötü çıkıyordu ki en sonunda hepsinde sırtımı dönmeye
başladım.

Benim Merve'yi çektiğim fotoğraflarda -ki ilerde göreceksiniz- Merve'nin premses gibi
çıkması dolayısıyla ben Merve'nin fotoğraf çekmekten anlamadığına;
Merve ise benim telefonumun sadece onu güzel çektiğine kanaat getirdi.


St. James Park'da İngiliz Merveciğim ve ben. Tabii ki fotoğrafı ben çektim.


Solda London Eye'a yakından bir bakış atarken...
Merve London Eye'a binmenin "turist kazıklama aktivitesi" olduğuna kanaat getirdiği için
bizim böyle bir deneyimimiz olamadı tabi ki.

Sağda da o meşhur telefon kulubesi...
Meğerse herkes bu kulübeyi arıyormuş şu arkadaki Big Ben saat kulesi de göründüğü için, 
bir de ordan geçen bir kırmızı otobüsü de kadraja alabilirseniz %100 bir Londra fotoğrafınız olmuş sayılıyormuş.

Benimkinde otobüs olmaması bir yana, dünya kadar insan vardı, kuzenim son teknoloji
telefonuyla hepsini yok etti.

Ay keşke sevmediğimiz insanları da hayatımızdan böyle silebilsek...
Neyse şimdi konuyu dağıtmayayım.

Ay bu arada burada kuyruk vardı ve Merve'ye göre ilk kez kuyruğa denk geliyormuş kendisi,
bütün dünya benimle aynı anda, aynı pazartesi Londra'ya gitmeye
karar verdiyse demek.


Sıradaki durağımız Victoria & Albert Hall.
Solda müzenin iç avlusundan bir görüntü görüyorsunuz. Burası çok güzeldi yalnız çocuğumla gitsem
şu sularda şıpıdık şıpıdık oynardı yavrum, çocuklara serbestmiş bu arada suya girivermek.

Ortada İngilizlerin meşhur çöreği "scone", bunun envai çeşidi varmış.
Ancak Merve en güzelinin burada satıldığını ve sade olan olduğunu söyledi. Ben kimim ki 
reddedeceğim? Yanında kaymak ve reçel ile servis ediliyor, denedik beğendik
efenim, öneririm.

Sağda ise Merve ile benim "Padişahım çok yaşa!" pozumuz.

Sadece Fatih'in portresine bakıp çıkacağız dediği müzede kaybolup da bir türlü çıkamadık ya neyse...


Victoria & Albert'da ne var derseniz, ki demeseniz de söyleyeceğim;
Güneşin Batmadığı İmparatorluk olarak adlandırıldıkları dönemde dünyanın dört bir yanından
çalıp getirdikleri eserler var!

Hayır eserler de öyle büyük ki, yani o zamanın şartları ile bunları nasıl çaldınız?
Hadi çaldınız nasıl taşıdınız? İnsan hayret ediyor.

Bir yerden sonra zaten sinirim bozuldu buldukları herşeyi çalmışlar diye, yere batsın böyle
medeniyet diye söve söve çıktım.

En sağdaki Davut heykeli bu arada, yazarken gene bir sinir geldi, unutuyordum
söylemeyi az daha.


Solda National History Müzesi'nin dışarıdan görünüşü, rehberimiz Merve Hanım'ın dediğine göre
şu parlak dinozor heykeli yeni yapılmış.

İçerde bilimum hayvanın iskeleti, bilmem nesi mevcut.
Tam çocukla sabah gidilip, akşama kadar oyalanılacak yer gerçekten, ilerde Çınar'la nasıl olsa
gezeriz diye çok da gezmedim açıkçası.

Sağda meşhur balina iskeleti önünde Merve'ye verdiğim pozlar sonrası fotoğrafları
kontrol ettiğimde yaşadığım hüsranı görebilirsiniz.


Yolda gördüğüm "Böcek Oteli".
"Kardeşim sizce de, siz bu medeniyet işininin biraz b*kunu çıkarmamış mısınız?"
diye her gelen geçeni durdurup sormak istediğim bir andı.

Böcek Oteli ne ya? Hem de şehrin göbeğinde...
Tövbe...


Burası da British Museum, Merve burayı ruhsuz bulduğu ve hiç sevmediği için gezmek istemiyordu.
Ama ben Müze Shop'larını çok sevdiğim için kendisini zorla alışveriş alanına soktum.

Müze'de ne var ne yok hiç bilmiyorum.
Şu ortadakilerden Çınar'a alsam mı dedim ama gerçekten metaldi. Sonra dedim "Amaağn şimdi
yolda izde başıma dert olur, kalsın." :)

Sağda da çini ve nazar motifli bilumum ürün mevcuttu, bir an kendimi Eminönü'ne gelmiş 
gibi hissettim inanın ki.

Bu arada Merve ve ben aynı renk aynı sweatshirtleri giyiyorduk. 
Tam bu alanda bir teyze bizi durdurup "Sizin üzerinizde ne yazıyor?" diye sordu.

Sweatshirtin üzerinde "Herşeye kader dema, bazisu da senin fışkı yemendir" yazması
nedeniyle Merve de "Anlat bakalım, nasıl anlatacaksın?!" diye kıs kıs
gülmeye başladı.

Kibar bir versiyonuna çevirip söyleyiverdim, biz yılda yüz kitabı boşuna okumuyoruz heralde
hey gidi. :)


Efenim burada da üç farklı açıdan Diana'nın da içinde evlendiği St. Paul Katedrali ile bakışıyoruz.
Bu arada Melike listesine katedralin adının yanına -saat 5'te burada ol- yazmış.

Bende ne bileyim belli bir saatten sonra kapanıyor falan sandım.
Meğerse normalde 20£ olan giriş ücreti ayin saatlerinde alınmıyormuş, saat 5'te de bilin bakalım
ne varmış??

Tam üstüne bastınız evet ayin! Oraya kadar gelmişiz artık girmeyecek değiliz.
İçeri girdik Merve diyor "Dur bir mum yakalım." sonra bir bana baktı ben ne diyeceğim diye.

Dedim "Yak kardeşim, sen Allahtan iste, mumunu da yak, burası da Allahın evi sonuçta,
Rabbimin hangi duayı nereden kabul eyleyeceği belli olmaz."

Tam ayindeyiz kocam arıyor, reddediyorum gene arıyor.
"Acil açar mısın?" diye mesaj atmış, "Açamam, ayindeyim." demek durumunda kaldım. :)


Solda Leadenhall Market, Harry Potter Felsefe Taşı filminin bazı sahneleri burada çekilmiş.
Hangisi diye sormayın bende bilmiyorum.

Ortada "Yağarsa Yağmur Yağar Ben Zaten Islanmışım" pozum ile birlikte
Tower Bridge önünde bendeniz.

Sağda da Hay's Gallery'de İngiliz Merve.
Kasımda bütün yılbaşı ışıklandırmaları yapılmıştı ve Merve hepsini görebilelim diye deli
gibi uğraştı, yürüyeceğimiz yolları falan ışıklara göre değiştirip durdu.


Burası da Millenium Bridge, malum şehirden nehir geçiyor adım başı bir köprü var.
Bu köprüde de yine Harry Potter filminin bir sahnesi çekilmiş o yüzden ziyaretçisi çok oluyormuş.

Solda köprü üstünden St. Paul Katedrali'ne uzaktan bakış, 
sağda köprü üzerindeki kuşlara yakın çekim.


Solda yine Merve istediği için geçtiğimiz ışıklandırılmış bir sokak, sağda otuz bin
adım atmamışçasına sokaklarda deliler gibi seken ben.

Londra'da ilk günümüzün sonuna geldik, ertesi gün bacaklarımdan biri error verdi.
Sekerek yürüyordum, "Aaa noldu böyle?" diye soran arkadaşına Merve'de
"Bişey yok ya, bacağı bozuldu." diyordu.

Şu yola çıktığım dostlarıma bir bakın gerçekten...


Neyse gelelim ikinci Londra ziyaretimize, aynı hafta bir de cuma günü Londra'ya gittik.
Gündüz Merve ile tektik, Melike'de akşam mesaisi bitince bize katılıverdi.

Soldaki apartmanı o kadar beğendim ki "Benim de bundanım olsun!" diye
bütün enerjilerimi evrene gönderdim gitti, hadi bakalım.

Ortadaki yeşilli Merve de bina ne binası asla hatırlamıyorum.

Sağda ise Somerset House var. Bu binanın önüne böyle yılbaşı için buz pisti kuruyorlarmış.


Solda The Royal Court Of Justice, nam-ı diğer Adliye Binası efenim.
Aslında amacımız dava izlemekti, öyle kamuya açık davaları girip izleyebiliyormuşsunuz.

Merve de hala o cüppeler, değişik ayakkabılar, peruklar falan yürürlükte diye gidip izleyeceğiz dedi.
Kendisi daha önce izlemiş ama saate dikkat etmemiş.

Biz gittiğimizde davalar çoktan bitmişti, gezip dolaşıp çıktık.


Soldaki ilk açılan Twinings dükkanıymış, Adliye Binası'nın hemen karşısında.
Ortada "The London School of Economics and Political Science" binası,
burayı aramıyorduk ama pat diye karşımıza çıkınca çekmeden geçemedim. :)
Sağda ise öyle gezerken gördüğüm hoşuma giden bir bina görmektesiniz.


Bakın yine Merve ve zaman algısının tam çalışmaması nedeniyle tamamına erdiremediğimiz bir
aktivite daha. Önce "5 çayına gideceğiz ben çok güzel bir galeri biliyorum,
restoranlarında servis ettikleri 5 çayı harika!" diye tutturdu.

Sonra gittik, tam sipariş vereceğiz adamlar yarım saat sonra kapatıyoruz demesin mi...

ADHD biriyle yola çıkmak çok zor inanın ki. :)
Neyse burası Wallace Gallery, bize nasip olmadı 5 çayı belki size olur, yazın bir kenara.


Burası Daunt Books, İngiltere'ye gelirken görmek istediğim iki yer vardı.
Geri kalan tüm yerleri Merve ve Melike seçti, gram fikir beyan etmedim, sadece rotayı takip ettim.

Görmek istediğim iki yerden birisi Daunt Books'du.
Eski bir kitapçı burası, ortada Merve ve ben kitap bakarken, sağda da Melike beni çekerken Melike'yi
şıp diye yakaladığım an.

Buranın bez çantaları pek meşhur bende hemen aldım bir tane.


Solda Sherlock Holmes Müzesi, burası planımızda yoktu ama Merve biryerleri ararken
buranın yakınına geldiğimizi fark edince söylene söylene
"Gelin sizi götüreyim bari." dedi bize.

Tam bir turist kazıklama mekanı olarak dizayn edilmiş, içeri girmeye gerek bile yok, dış kapı
bence yeter de artar "gittim-gördüm" demeye. .)

Sağda da Merve'nin her yerde aradığı o melek ışıklandırması.
Bende "Allah aşkına kaç gündür bunu mu aradık yani?!" diye çemkirmiştim.

Sonra dönünce bir kaç hafta sonra başka bir arkadaşımın instagram storyisinde fark ettim ki;
aslında Merve'nin aradığı melek bu değilmiş ama neyse artık iş işten geçti. :)


Bunlar da yine benim kitapçı merakım yüzünden gezilen mekanlar.
Sağdaki pek iyiydi onu görmeden gelmeyin.


Solda Melike müzikli bisküvi kutusu alacak diye gittiğimiz "Fortnum & Mason".
Yarabbi ömrümde öyle kalabalık görmemiştim, içerisi tıklım tıklımdı...
Melike'ye hafakanlar basınca hiç bişey almadan çıktık gerisin geri.

Ortada Covent Garden, yine her yer dopdoluydu.
Aslında biz Winter in Wonderland'e gidecektik, ancak bu kadar gezmenin üzerine hiç
halimiz kalmayınca "Amaağn be, gidip güzel bir yemek yiyip dinlenelim." dedik.

Sağda da cuma gecesi rezervasyon yaptırmadığı halde yer bulabilmiş olan küçük
grubumuz, dükkanın adının Türkçe çevirisinin "Hacı'nın Yeri" 
olması bizi biraz güldürse de pizzalar pek iyiydi.

Sonuç olarak; #fakatnegezdikbecanım.

Buraya kadar okuduysanız azminize sağlık.
Öperim gözlerinizden.

Adios çiçeklerim.
14 Şubat 2025

İngiltere köylerinde sazım çalınır...

Hello tatlımlar,

Lütfen eteklerime toplaşın önümüzdeki belirsiz bir süre boyunca gezi blogu olacağım.
İlk bölümümüz İngiltere'nin bir nevi Safranbolu'su Cotswolds Köyleri'ni
içermektedir.


Gezi ekibimiz; solda Melike, ortada ben, sağda İngiliz Merve.
Aslında ben tüm planımı Ağustos ayında yaptım ve Kasım ayı için biletimi aldım.
Merve'nin kasımda burada donarsın, güneşli bir havada mı gelsen uyarılarını da görmezden geldim.
"Londa kasvetli bir şehir değil mi kardeşim, benim içimdeki kasvet Londra'dan bile büyük."
dedim.

Son dakika Melike'nin şirketinden birinin İngiltere'ye gitmesi gerekti, hali hazırda vizesi olduğu için de Melike'den ricacı oldular. Gönlü büyük arkadaşım da "Olur" dedi, ne desin yani. :)

Böylece asla planımızda olmayan -çünkü arabasız gezmek mümkün değil- Cotswold köyleri
gezimizin ilk durağı olmaya hak kazandı.


İlk durağımız "Broadway Tower & Country Park" oldu. Merve'nin "Yağmur çamurda rezil kepaze
olacaksınız buralarda!" söylemleri asla gerçekleşmemekle beraber üstüne üstlük güneş açtı.
İyi ki de güneş gözlüğümü almışım, güneş gözlüğüm olmadan ben bir hiçim!
Bakamıyorum güneşe, yada güneş güzelliğime dayanamıyor. 

Mütevazilikte de ben gibi... Neyse...


Köyümüzde bir adet cafe mevcuttu ki ne yedik içtiysek pek beğendik.
Onun dışında da işte yukarıda gördüğünüz kulesi var.
Merve bizi verdiğimiz paraya asla değimiyor diyerek hiç bir binanın içine sokmadı.

Mervenin genel cimriliği mi diyeyim yoksa doğru mu bilemem, girip de göremedik. :)

Bakın şurada Melike'nin ne güzel fotoğrafını çekmişim.
Asla böyle fotoğraflarım yok. Neden?
Çünkü kızlar hep kendilerini çekiyorlar, gene bir hasetlendim, hemde kendi çektiğim fotoğrafa. :)


Köyler arası yollar hep böyleydi, Melike araba sürmenin bizde yolları izlemenin keyfine sonuna kadar vardık. Yol boyunca Beyonce'den "Irreplaceable" dinledik, "to do left, to do left" dedikçe
Melike de solda kalması gerektiğini anımsıyordu. :)

O sırada kocamın İstanbul'dan bana attığı mesaj "Ben seni köye götürürdüm, İngiltere'ye kadar
gitmene gerek yoktu." :)


Burası "Stow On The Wold" isimli köy, bu köylerin isimleri de neden böyle alengirli vallahi
hiç anlamadım. Kızlarla muhtelif yerleri incelememizi inceleyebilirsiniz.


Burası, yukarıdaki köyde yer alan St. Edwards Kilisesi, Yüzüklerin Efendisi Serisinde
Tolkien'e Durin'in Kapıları için ilham olduğu söyleniyor.

Fakat bende onların yalancısıyım, ne kadar doğru bilemem.
Şu meşhur instagram pozundan vereyim dedim, kocam yoktu mecbur Merveciğimin elini
ödünç aldım. :)


Efenim burası da bir sonraki köyümüz "Bourton On The Water", dedim size isimler bir acayip diye, neyse çok da sorgulamayalım.

Şu soldaki resmin video versiyonuna instagramda "Yeşil Ördek Gibi" şarkısını ekleyince mesaj kutum patladı. Sağdaki resim Motor Müzesi'nden bunun da video versiyonuna "Dere Geliyor Dere"
şarkısını ekledim. 

Şarkı seçmek deyince de ben. :)


Yine aynı köydeyiz, gezdiklerimiz içerisinde en büyük olan köy buydu. Cafe vs gibi yeme içme
alanları bol bol mevcuttu.

Kızlara şu kulübe ile resmimi çekin diyorum, Londra'da daha güzeli var diyorlar. 
Zorla çektirdim fotoğrafı ve Londra'daki fotoğrafımdan 
on kat daha güzel çıkmış. :)


Burayı daha önceki yazımda görmüştünüz, Bibury.
Tam bir masal yeri gibi, ama fakat lakin bir tek yemek yeme alanı mevcut.
Bir oteli, bir miktar da airbnb'si var.


 Şu soldaki yeşil kapılı evler aslında bir üstteki fotoğrafta uzaktan gördüğünüz evlerin yakın
plan çekimi. Bazıları airbnb olarak kiralanabiliyormuş.

Önce kızlarla bir sonraki kız kıza tatil için burdan ev mi kiralasak dedik. Sonra konu nasıl olduysa
bilmem Fransa'da şato kiralamaya geldi.

İstikrar deyince de biz tabii ki. :)

Sağda ise Swan Hotel ile bakışmaktayız, İngiltere'nin ilk Swan Hotel'i burasıymış hatta.
Bu bilgiyi de ne yaparsınız bilmem, Merve bana satmıştı bende size sattım gitti.


 Hala Bibury'deyiz, bakın yine Melike'yi ne güzel çekmişim.
Sağda da köyden bir görünüm var.

Aslında bundan sonra bir köye daha gitme planımız vardı, ama ekip buraya geldiğimizde artık
o kadar yavaşladı ki, maalesef muvaffak olamadık.

Melike ve ben tek başımıza gezsek en az üç köy daha gezerdik, ekip önemli, ekip yavaştı.
Neyse artık olan oldu.

Yazıyı kapatmadan genel olarak şunları da ekleyeyim; Cotswold isminin koyun ve tepelerle bir
ilgisi olduğu düşünülüyor. Bolca koyun bulunan yumuşak tepelerden 
türemiş tahminlere göre... Cotswold dedikleri alan aslında çok büyük 504 dönüm civarında..

Merve daha önce 7-8 tane köyü gezmişti bizi en janjanlı olanlara götürdü bu nedenle.
Köyler arası mesafeler maksimum 15 dk. kadardı lakin biz uzaklardan geldik.
İlk köye giderken 1.5 geri dönüşte 2.5 saat kadar bir yol yaptık.

Manuel araba kullanan ve bir dakika bile şikayet etmeyen Melikeciğimin de
ayaklarına sağlık.

Son olarak #fakatnegezdikbecanım!

Adios.

Search

About

Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.