2 Aralık 2022

BKK Kasım 2022 Okuma Raporu

Hello tatlımlar,

BKK olarak Kasım ayını da başarıyla geride bıraktık. -Buraya alkış efekti gelecek. 👏👏 - Bu ayın kitabı hakkındaki genel kanım "beğendik mi beğendik ama bir sor bakalım niye beğendik"...

Şimdiye kadar seçilen kitaplar arasında en kolay okuyabildiğim kitaptı diyebilirim. Ama bence aralıkta herşey çok güzel olacak.

Neden?

Çünkü kitabı ben seçtim. :)

Güncel olarak BKK üyelerinin Babalar ve Oğullar hakkındaki yorumları aşağıdaki gibidir:
En kapsamlı inceleme yazısını görmek için Kaplan Diary'ye, alıntılarda ne var diye merak ediyorsanız Yüreğimin İklimi'ne, kitabı en hızlı şekilde okuyan arkadaşımıza bir alkış bırakmak için de Oytunla Hayat'a gidebilirsiniz.

Gelelim şahsi fikirlerime. şimdiye kadar okuduğum en kolay okunan Rus Klasiği idi diyebilirim. Yormadan yorulmadan bir de baktım ki sona gelmişim.

İki hafta oldu bitireli hala üzerinde düşünüyorum ama aşırı da sevemedim. Evet bir klasik olarak güzeldi, anlatmaya çalıştığı bir derdi de vardı. Ama sanki kitabın finali kitap boyunca anlatmaya çalıştığı şeyin tam tersini gösteriyordu.

Bazarov karakterini dar görüşlü, sığ ve itici buldum. Tamam beni linçlemeyin şimdi de sevmedim ne yapayım. :) Birbiri ile yaşamı kesişen insanlar arasında bir kaç hikaye okuduk aslında, benim en çok ilgimi çeken amcanın hikayesiydi ancak ona da kapsamlı bir şekilde yer verilmemişti.

En sevdiğim karakter Bazarov karakterinin babasıydı. Gerçekten çok iyi bir şekilde yazılmıştı, çok gerçekçiydi.

Kitap iyi hoş olsa da vallahi üzerine yazacak birşey bulamıyorum. Okuyun da demiyorum okumayın da demiyorum. Vay ben illa bir Rus Klasiği okuyacağım derseniz burdan başlayın diyebilirim sadece.

Birde yahu bu Rusların isimlendirme sevdası ne olacak? Vallahi okurken çetele tuttum, kim kimdi aklımda kalsın diye. Aynı adama da üç farklı isimle seslenmezsin be kardeşim...

Aralıkta bizzat bendeniz önderliğinde "Algernon'a Çiçekler" ile buluşalım.

Sözüm bitti, gidiyorum.
Çüs.
21 Kasım 2022

Durum Raporu: Birtakım içsel sıkıntılar...

Selam,

Ne anlatsam, nerden başlasam diye düşünüyorum. Şu ilk girizgahı yapması ne de zor... Oysa bir girebilsem, ah bir girebilsem konuya gerisi zaten çorap söküğü gibi gelecek. "Sus artık insafsız, sus!" diyeceksiniz.

Gene yılmaktan bile yılgınlık geçirdiğim bir dönemdeyim...

Pazar günü yemeğe misafir vardı. Vallahi artık misafir ağırlamak da zengin işi oldu, market faturaları insana deli dehşet koyuyor.

Sonraki günde kocamla kavga ettik, zaten bilirsiniz ki böyle şeyler hep nazardır. :)

Ertesi gün etkinlik kankam Merve ile erken rezervasyon fiyatı bile günden güne zamlanan tatili bari alalım dedik. Kavgalı olduğum kocamı aradım "alacağız, ne diyorsun" diyorum. "Bilmem" diyor. Amaaan be dedim aldım gitti. Gidersek benimdir, gitmezsek de gitmeyiz.

Geçen sene tatile gittiğimiz yer, geçen yıl ödediğimiz fiyatın beş katını istiyor. Geçen seneki fiyatın üç katına başka bir yer bulduk ama hadi hayırlısı.

Herşeyin ama herşeyin bu kadar zamlanması gerçekten de sinir bozucu değil mi? Fiyat algım sıfır! Ne ucuz, ne pahalı bilemiyorum. Beynim artık fiyat noktasında error veriyor.

Çok yüklendiler be bize... Eskiden ekmeğe zam gelirdi halkın sesi biraz yükselse zam geri bile çekilebilirdi. Her geçen gün gelen zamlara şaşırmayı nerede bıraktık biz sahi?

Ofiste arkadaşımla konuşurken çok pahalı olmuş tatiller diye bildirdim. O da evet ya 25 falan diyorlar dedi. O kadar normal dedi ki, aynı pozisyonda çalışıyoruz biz, bana çok gelen ona ne ara normal oldu bilemedim. Kaldı ki ben genelde böyle şeylerde paraya takılmam ama beni bile rahatsız ediyor ki derken.... Baktım ki yeni normal bu olmuş...

Çınar için yeni bir kreş denemesi yapacağım. Çünkü annemle biraz daha içli dışlı olursak delirmemem işten değil.

Aslında herkesten ve herşeyden uzaklaşmaya o kadar ihtiyacım var ki. Alıp başımı gideyim noktası burası mı? Neden ansızın bir iş seyehati çıkmaz ki sanki tam da lazım olunca...

Heyhat! Neyleyim, bilemedim.

Öf öyle işte. Bu da böyle buhranlı bir yazı oldu. Sizinde içinizi sıkıntılara gark ettiysem affola.

Görüşelim bir ara.

Çüs.
18 Kasım 2022

İçimden geldiği gibi...

Eski bir dizinin aklımda yer etmiş repliğinde der ki:

Esas Oğlan: - Gelmeseydin gelecektim.
Esas Kız: - Gelmeseydim ölecektim.

İşte neden yazıyorsun sorusunun cevabı benim için de budur tam olarak; "Yazmasaydım ölecektim."

Öyle fiziken küt diye öteki aleme gitmek değil elbet, lakin yavaş yavaş solmak. Solarak silinmek, silinerek yok olmak... Kim olduğumu unutmak gibi.

Sıkıştığım, çıkar yol bulamadığım tekdüzelikten çıkış biletimdi bloga geri dönmek. Kapısı kapanmış, penceresi olmayan dünyama balyozla pencere açmaktı.

Kendin için yaptığın en iyi şey ne deseler, yazmaya geri dönmek derdim.

Neden bilmem ama yazmanın benim için böyle rahatlatıcı bir yönü var. İçimden akıtmak gibi, dolup dolup taşmadan boşalmak gibi, bir nevi terapi sanırım.

Karşıda birisi olsa da olmasa da, birileri yorum yapıp tepki verse de vermese de, yazmanın insana iyi gelen bir tarafı var. İlaç gibi... Yazarak yavaş yavaş iyileşiyorum sanki, oysa ki bir yerimden yaralı değildim. Ya da ben öyle biliyormuşum, belki de ruhummuş yaralı olan...

O yüzden çok teşekkür ederim size, bilmeden terapime ortak yoluma yoldaş olduğunuz için... İyi ki varsınız.

Çünkü siz bilmiyordunuz fakat ben yazmasaydım ölecektim.

Sevgiler...
16 Kasım 2022

2022'de sekizinci tur kitap alışverişleri...


Aslında ev okunmamış kitaplarla dolup taştığından ötürü - o kadar dolup taşıyor ki kız kardeşimden doğum günü hediyesi olarak kitaplık, kocamdan da kitaplığa yer açılması için portmantoyu söküp kaldırmasını istedim - bu ay kitap almayacaktım. Sonra bir anda kendimi İlkay'ın veda yazısından sonra 1Q84'ü sepete eklerken buldum. Böylece de kitap alışverişinin önü açılmış oldu. Bakalım daha neler neler sepete girmeye hak kazanabilmiş.


İthaki'nin Unutulmuş Klasikler serisinden bir kitap okumuştum, bir kitap da geçen aylarda almıştım. Baktım indirim yazılarını gören gözlerim kararmış iki kitap daha sepete girmiş. Seri zaten altı kitap olduğu için iflas bayrağı açmadan tamamlarım diye düşünüyorum. :)


Son dakika bir doğum günü paketi yapmam gerekince okumadığım Mutlu Olma Sanatı ve Bir Kedi, Bir Adam, Bir Kadın kitaplarını elden çıkarmam gerekmişti. Mecburen yerlerine yenisini aldım. Yalnız Sıkıcı İnsanlar Kahvaltı'da parıldar isminden ötürü, Ateş Sönene Kadar Aylin Balboa'yı merakımdan, Kalk Yerine Yat ise ismini not almayı unuttuğum bir blogdan ötürü sepete düştü. 


Yıllardır beklediğim o günlerin geldiğini 32'ye yaklaşırken pek bir hissetiğimden ötürü de bu başyapıtlar benim oldu. Artık Proust'u okumanın vakti bence, anlamazsam on sene sonra bir daha okurum. Olur da anlamam diye tüm seriyi değil ilk kitabı aldım sadece. :) Martin Eden ise neden şimdiye kadar okumadığıma hayret ettiğim bir kitap, bakalım umutlarım büyük. 


Aşık Erkekler Gizli Görevde kitabının ilki bende mevcut olsa da henüz okumadım ama ikincisi indirime girince de kaçıramadım. Nevrotik Bir Gezegenden Notlar ise arkadaş arasındaki kitap kulübümüzün Matt Haig fanı olmasından ötürü sepete girdi. Bu kulübün kitap okuma işleyişi pek karışık artık hangi ay okunacak bilmiyorum ama yakın zamanda okurum.


Bunlar da "asla iflah olmam ben" özelliğimin kanıtı olarak sepete girebildiler. Ekim okuma raporunu gördüyseniz serinin zaman öldürmekten başka hiç birşey vaad etmediğini anlamışsınızdır. Okuduklarımdan sonra yine de elim varıp da aldım ya, işte insanlar böyle böyle çoksatan oluyorlar. Benim gibiler yüzünden. 

Allah affetsin. :)

Eveet, sekizinci turda da #fakatnealdıkbecanım ile #kitapalmakkitapokumaktanbağımsızbirbağımlılıktır etiketlerinin hakkını verdiğimi düşünüyorum.

Siz ne diyorsunuz iyi almış mıyım?
14 Kasım 2022

Ama yine de ancak denizli şehirlerde kendi başına kalır insan. Çünkü yüzünü denize dönebilirsin.




Böylece sırtını çevirirsin kalabalığa.

Denizsiz şehirlerde ise nereye dönsen insan, nereye dönsen.

O yüzden işte, iyi geçinmelidir birbirleriyle, denizsiz şehirlerde kişiler.

Denizli şehirlerdeyse, insan yüzlerine çarpmadan da yaşayabilir isteyenler.

demiş Ece Temelkuran
Kıyı kitabında...
12 Kasım 2022

Bir sergi: İsmi Lazım Değil...

Selam canlarım,

Evimize pek yakın bir yerde bulunan Abdülmecid Efendi Köşkü'ne gitmeye niyet etmiştik havalar henüz bu kadar soğumamışken, konum bakayım derken yakın vakitte bir sergi açılacağını da görmüştüm.

Beynime sergiyi not ettim ve sergi gelince gideriz dedim kızlara, fakat otuz bin türlü aksilik, birine uyan günün diğerine uymaması vs. derken sergi geldi-gidiyor biz daha gidip göremedik.

En son "ehh yeter be" dedim ve aradım İngiliz Merve'yi sabaha sergiye gitmeyi kararlaştırdık.

Ertesi sabah da soluğu köşkte aldık. Küratörlüğünü Brigitte Pitarakis ve Selen Ansen'in üstlendiği "İsmi Lâzım Değil" sergisini görmeseniz de sergideki eserleri mutlaka instagramda görmüşsünüzdür. Çünkü bu sergiye gitmeyen bir tek annem kaldı galiba.

Alakalı alakasız ne kadar insan varsa bu sergiye gittiğine ben instagram storylerinden şahidim. Bakalım bizim sergi ziyaretimiz nasıl geçmiş....

Benim en beğendiğim eser buydu, böyle salıp kendimi dünya umrumda değil diye yatmak istiyorum o ayrı ama eser size ne ifade ediyor bilemem. Herkesin sanatı kendine kadar sonuçta...

Mesela bu bana ülkemi düşündürdü. Türkiye'de yere sağlam basmaya çalışmak gibi birşey, şu zemin hayatımızın zemini değil de nedir?

Yorumsuzum...

Biri bizi gözetliyor sen misin?

Hmmm tamam...


Solda sanat aşığı İngiliz Merve, sağda Dövüşürken Hanımefendi Değilim. :)

Gelgelelim sergi notlarıma:

  • Sergi gezmek ciddi bir iştir, mutlaka ceketle gidilir. (Birbirimizden habersiz ikimizin de ceketle sergi gezmeye gelmesi bu tespite sebeptir.)
  • Yukarıdaki resimde arkamızda duranlar aslında "sanat eseri" imiş. Biz tabi kalabalık bir grupla aynı anda gezmeye başladığımız için tam bu eserin önünden geçerken "Napıyo bunlar burda ya?" dedik aynı anda, sonra anladık ki bunlar sanatmış...
  • Sonra alt kısımdaki dijital sergiyi gezmeye indik, burası kapkaranlık olduğu için köşede oturan bir cismi sanat eseri sandık, meğerse insanmış....
  • İnsanı sanat, sanatı insan sandığımız için sanattan ne kadar anlamadığımızı tartıştık. :)
  • Sonra tam dijital sergi alanından çıkarken Merve farkında olmadan bir kabloya bastı ve "Ay sanata bastım" dedi. 
  • Sonuç olarak sinir-stres atmalı, kısık sesli kahkahalarla dolu, müthiş bir gündü. Şimdi gözümüzü Kubrick ve Sabancı'ya gelecek olan adını unuttuğum sergiye diktik.
  • Hakkımızda hayırlısı...
Eee ne diyorsunuz? Siz gittiniz mi? İlginizi çekti mi?
Yorumlarda sanatsal fikir alışverişleri yapalım mı? :)

Not: İngiliz Merve ile etkinlik kankam Merve aynı kişiler değildir. Sürekli bir Merve mevzusu olduğu ve sürekli hangi Merve diye kocam sorduğundan aramızda İngiliz Merve kaldı bu arkadaşın adı. :)

10 Kasım 2022

Bir şarkı: Beklenen Gemi...

"Aynı yanlışa takılıp kalmışız, aynı yerden çok kez kırılmışız, aldığımız darbeden nasırlaşmışız, doğru yol belki sadece bir parti

Sanki yanlış yerlere bağlaçlar koymuşuz, yanlış zarfları kuşla uçurmuşuz, vurduğumuz kuşları şaire sormuşuz, şair bilir mi ki bendeki seni"

Şarkının şu iki dörtlüğüne öyle bayıldım ki...

Youtube Music'in algoritmasını yazanın elleri dert görmesin. Spotify sonrası müzik dünyasına neredeyse küsmüştüm ama YM'nin önerdiği şarkılar beni benden alıyor.

Sadece öneri listelerini açıp dinleyerek o kadar çok şarkı keşfediyorum ki. :)

Bakalım siz beğenecek misiniz yeni keşfimi, ya da kimler biliyordu da bize haber etmedi.

Elleri göreyim?

8 Kasım 2022

2022 Ekim Ayı Okuma Raporu

Ekim ayını dokuz kitapla başarıyla kapattım. Bir ara okumalarım öyle yavaş gidiyordu ki; aynı anda elimde beş kitap vardı ve hiçbirisi de bitmeyecek sandım.

Kağıt Prenses: Elimdeki -hala bitmemiş olan- iki kitap beni giderek daha çok baymaya başlayınca chick lit diye düşündüğüm bu kitabı elime alayım dedim. Chick lit değilse de jet hızıyla okudum. Ergen dramalarını seviyorsanız, okuyabilirsiniz. Yoksa size katacağı hiçbirşey olmayan bir serinin ilk kitabı kendisi. Kimsesiz fakat güçlü bir kız olan Ella'nın bir vasisi olduğunu öğrenmesiyle başlıyor hikayemiz. Ella vasisinin evine geldiğinde ise adamın dört oğlu da ondan nefret ediyor ve bizde olanları okuyoruz. Elbette içinde ergen aşkı da var fakat fazla ateşli değil diyebilirim. Gençlikte okunur.

Soğuk Kan: Polisiye alanında son yıllardaki gözbebeğim Robert Bryndza'nın Erika Foster serisinin beşinci kitabı, aynı zamanda da serinin en az sevdiğim kitabı oldu. Güçlü kadın karakterler seviyorsanız Erika'ya bayılırsınız diyebilirim. Sadece bu kitapta artık biraz beni yordu. Ama serinin son kitabını almama engel olacak kadar da değil.

Paramparça Prens: Kağıt Prenses ile başlayan serinin ikinci kitabı, ne anlatıyordu bu kitap onu bile unuttum tabi... Hah tamam hatırladım. İlk kitapta nefret ettiği kıza aşık olmaya başlayan esas oğlumuz tam işleri s*ç*p sıvadığı bir anda esas kızımıza yakalanıyordu. Bu kitap boyunca oğlanın aşık olduğunu kabul etmesini ve kızı da buna inandırma çabalarını okuyoruz.

Suzan Defter: Ayfer Tunç ile tanışmak sonunda Suzan Defter ile nasip oldu çok şükür. Suzan Defter ismini bir kaç kez duyduğum bir kitaptı. Arkadaşlar arasında olan kitap kulübümüzde okuduk. İki ayrı kişinin günlüğü olması ve kitabın sol tarafının bir günlüğü, sağ tarafının diğer günlüğü anlatıyor olması çok hoş bir detaydı. Ben önce sol kısmı okuyup bitirdim sonra sağ kısmı, böylesi daha kolayıma geldi. Tanışma kitabı olarak ilginç bir kitap seçimi oldu ama olsun, sevdim. 

Çarpık Saray: Eee nerde kalmıştık? Hah tamam. İşte sevgili olan çiftimiz tabi ki iki saniye mutlu olmasın! Ay ne yapsak diye düşünen yazarlarımız da -iki yazarın ortak eseriymiş, böylesi basit bir kurguyu yazmak için iki yazar gerekmesi beni şaşırtmadı desem yalan olur- dur bir cinayet şüphesi ortaya atalım demişler. Kitap boyunca esas oğlan katil mi değil mi diye ikilemlere düşelim istemişler fakat katilin esas oğlan olmadığı da çok belliydi. Katil uşak çıktı desem yanlış yönlendirmiş olmam da işte öyle ilginç birisi çıktı. The happy end.

Bayan Westaway'in Ölümü: BKK'nin -Blogger Kitap Kulübü- ekim ayı kitabıydı, detaylı olarak şu yazıya gömdüm, ilgisini çeken bir daha bakabilir. :)

Lekeli Taç: Çoksatan bir kitabın ekmeğini daha daha nasıl yeriz diye düşünülerek yazılmış bir spin-off kitap. (Böyle mi deniyordu bunlara, bilenler yoruma bir şey etsin.) İlk üç kitap boyunca zaten hikayesinin yarısına maruz kaldığımız esas olmayan bir karakterin esaslıca yazılmaya çalışılmış hikayesi. Yazmasalar daha iyi olurmuş fakat yazmışlar, bende okumuş bulundum. Hatta eksik kalmayayım diye diğer iki spin-off kitabı da sipariş ettim. Evet biliyorum, asla iflah olmam ben.

Tembellik Hakkı: İnce Klasikler serisinden güzide bir eserimizdi. Kendisi yaklaşık elli sayfacık birşey olduğu için keyifle okudum, öneriyorum.

Efsuncu Baba: Ay boyunca nitelikten yana elime birşey geçmedi yukarıda yazdıklarım malumunuz bari nicelikli dursun diye de neler okudum gördünüz. Fakat kapanışı öyle bir kitapla yaptım ki; kendimle bir daha gurur duydum. (Sadece bu kitabı seçtiğim için.) Gürpınar yıllardır kıymetini bilemediğim bir madenmiş meğerse. Yine okurken iki büklüm olduğum yerler oldu. Ofisin dinlenme alanında kahkahalarıma engel olamadığım için tüm kafalar bana doğru döndü, fakat çok iyiydi. Şu yukarıdakilern hepsini unutun ve lütfen bunu alıp okuyun. Nooooluuuuur!....

İşte böyle ekimi de kapattık dostlar, bakalım kasımda neler olacak?

Görüşmek üzere, çüs...
6 Kasım 2022

Gelmez misin?


Sevenlerin şarkıları vardır
Dağların türküleri
Köylerin ağıtları vardır isimsiz
Ve gelinlerin öyküleri vardır sahipsiz
Ve benim ulaşamadığım
Bir sen varsın uzaklarda
Bilmez misin?...

...

Bir gelsen dizlerini kıracağım kaderin
Ve ecelin ayaklarını
Seninle meydan okuyacağım ölümsüzlüğe
Gelmez misin?

Ahmet Selçuk İlkan
4 Kasım 2022

2022'de yedinci tur kitap alışverişleri...

Yılın sonuna doğru 2022'yi değerlendirmemi isteseler, kitap almaya doyamadığım bir yıl oldu derdim. Aldıkça aldım ama aklım alamadıklarımda hala, söz konusu kitap olunca çok doyumsuzum. Bir de daha, daha, daha da çok okuyabilsem keşke...

Ekim ayının başında hem BKK kitaplarından bazılarını hemde not ettiğim bir kaç kitabı almak için sipariş açtım. Bir iki güne de kasımda aldıklarımı paylaşırım. Şimdilik kendileri ile sarılıp kucaklaşma aşamasındayız henüz. :)

Bayan Westaway'in Ölümü ve Dracula BKK için aldığım kitaplardandı, hatta Bayan Westaway'in Ölümü'nü okuduk bende bir temiz gömdüm bile. 


Bu kitapların ikisini Şule'de görmüştüm. Sonra yayınevinden başka bir kitap alınca baskı kalitesine de hayran kaldım. Bu seti de indirimde görünce kaptım. Üçlü set olarak yüz tl idi bana o sıra ucuz geldi. :)


Geçen ay Nermin Yıldırım'ın ev kitabını almıştım ama bu yazarın kitaplarının çıkış sırasıyla okunması tavsiyesini alınca ilk kitabı Unutma Beni Apartmanı'nı aldım. Fakat sormak zorundayım neden bu kadar kötü bu kadının kitap kapakları, gerçi Hep Kitap genel olarak kapaklar konusunda korkunç da neyse...

Şiir hasretime son vermek için Akıl Karaya Vurdu ve BKK'nin kasım ayı için ise Babalar ve Oğullar'ı aldım.


Sevgili Buraneros önerisiyle Makbul Aras Eivazi kitaplarını da sepete ekledim. Bu kitaplar için oldukça heyecanlıyım. BKK için ise Yeryüzüne Dayanabilmek İçin isimli Tezer Özlü kitabını aldım.

Yaşar Kemaller iser kocamın okuma aşkını körüklemek adına sepete girdi, arada bende faydalanırım dedim.

Evet ekim ayında böyle azıcık birşey almışım. Ama siz birde kasımı görün diyor ve umut vaat eden bir beklenti yarattıktan sonra kaçıyorum.

Adios.
2 Kasım 2022

BKK Ekim 2022 Okuma Raporu

Selam tatlımlar,

BKK olarak Ekim ayını da geride bıraktık. Şato'yu biliyorsunuz zor bela okumuştuk. Bu ayın kitabının  ise okunması nispeten kolay olsa da "vay be ne kitaptı ama" dedirtemedi. 

Hepimizin ayıla bayıla okuyacağı bir BKK kitabı olacak mı meraktayım, neyse önümüzdeki maçlara ay pardon aylara bakacağız. :)

Güncel olarak BKK üyelerinin Bayan Westaway'in Ölümü hakkındaki yorumları şöyle:
Kitap ve yazarı hakkındaki detaylı bilgi için Okuma Günlüğüm'e; alıntılar için, benim altını çizecek tek bir satır bulamadığım kitaptan bir alıntı seçkisi yapabildiği için şapka çıkardığım Yüreğim İklimi'ne; kitapta sevilecek bazı yerler de olduğunu görmek için Okuyan Koala'ya gidip geldiyseniz eğer şimdi sıra bende.

Yazarı alıp, yanıma oturtup; o öyle değil böyle yazılır diye kafasına vura vura yeniden yazdırmak istediğim bir kitap oldu Bayan Westaway'in Ölümü. İlk kez bir kitap yazmaya bu kadar yaklaşmış olabilirim. Yani bence o kadar kötüydü ki ben bile daha iyisini yazabilirdim.

Neyse tamam o kadar da gömmeyeyim de olmamış bu minvalinde bir kitaptı. Yazarın ilk kitabı olsa "ilkin günahı olmaz" diyecektim lakin ordan da kurtaramadık.

Kitabın tek iyi yanı sanırım okunması kolay olmasıydı. İlk yarıda durgunluktan baygınlık getirten kitap, ikinci yarıda ise olay örgüsünün peşinde bizi haldır haldır koşturarak fenalık getirtti.

Yazar kitabın hızını iyi ayarlayamamıştı, gizemi kaçmasın diye sayfalarca anlatmadığı şeyleri son sayfalarda da ay defterin sayfası bitmeden hepsini yazayım der gibi peş peşe sıralamıştı.

Kitabın temeli zaten sağlam değildi. Baş karakterimiz Harriet'in kimliği hakkındaki söylediği yalanın motivasyonu asla inandırıcı olmadığı için ben kitaba bağlanmakta sorun yaşadım.

İyi düşünülmüş bir kaç ayrıntı yanlış yerlerde paylaşılarak heba edilmişti. Maggie'nin biyolojik, Maud'un ise onu büyüten annesi olması gerçeği son sayfaların hızında öylesine heba edildi ki. Hal bu gerçeğin farkına vardı mı varmadı mı anlaşılmadı. Yazar bu kısmı kepaze ettiği için his bize de geçmedi.

Hele ki seri katil diyebileceğimiz Ezra karakteri ise kitap boyunca üstünkörü geçilip, son sayfada "hımm dur katil bu olsun, bundan pek bahsetmedik, bu konu sırıtmaz" der gibi okurun zekasıyla alay ediyordu resmen. 

Karakterler çok yüzeyseldi, iyi kurgulanmamıştı, derinlikleri yoktu. Bu nedenle ne Hal'in annesizliğine üzülebildik, ne yeni bir aile bulmasına sevinebildik, ne de biyolojik annesini yıllar önce kaybettiğini öğrendiğimizde beynimizden vurulmuşa döndük. 

Karakterlerin baştan yalap şap kurgulanması kitabın gerçekliğine büyük ket vurmuştu. Yani velhasıl-ı kelam tek cümleyle kitabı özetlersek; iyi bir fikir nasıl heba edilir görmek istiyorsanız okuyun derim.

E daha da ne diyeyim, gömmedik yer bırakmamışım zaten.

O zaman Kasım'da Şule Uzundere ev sahipliğinde Babalar ve Oğullar ile görüşmek üzere...

Sevgiler.
31 Ekim 2022

Durum Raporu: Beni bi salın!

Kızkardeşim ilk kez İsveçten ziyaret amacıyla arz-ı endam eylediği için bende izin almıştım. 

İlk birkaç gün İsveçten gelen hediyelere mest olan oğlumun durup durup "Teyze bana bunları aldığın için çoook teşekkür ederim." nidalarıyla şenlendi.

Bir günümüz kız kıza o avm senin bu avm benim İsveç soğuğuna dayanacak yünlü kıyafetler aramakla geçti, yollarda da bağıra çağıra Tarkan dinlendi. Sahi ne özlemişiz ya, ben bayağıdır Tarkan dinlememiştim, güzel geldi.

Hem kız kardeşimin, hem arkadaşımız Melike'nin hem de oğlumun doğum günü ekimin son on gününe toplaştığından bolca pastalı ve hediyeleşmeli bir hafta oldu. Herkes bir miktar sevgi kelebeğiydi.

O kadar gelene-gidene, telaşeye rağmen oğlum ve kankası Mert'le Müze Gazhane'ye gidecek vakit bile bulundu. Bu resimdekiler de sergi şaşkınları. :)

Kız kardeşimi uğurladığımız günün akşamı erkek kardeşimin sevgilisinin ailesi geldi. Ev görme mi, yer görme mi, yoksa bi bakalım nasıl insanlar diye mi geldiler hiç bişey anlamadım. Erkek kardeşim de askerde bu arada, bari çocuk buradayken gelselerdi diyecektim de amaaan neyse dedim.

Pazar günü de evdeki her türlü işi bırakıp; insanlık için küçük ama kişisel tarihim için çok büyük bir şey için düştük Çınarla yollara ve beni sürücü kursuna kaydettirdik. Şu yazıda niçin hala ehliyetim yok kısmından bahsetmişim ama o zamanlar kocamın "Ben seni kursa kaydettiririm, velin olurum." esprilerinden bahsetmemişim. Kocama kısmet olmadı, oğluma kısmetmiş, velim Çınar oldu. :)

Kişisel tarihimin mihenk taşlarından birine adım atmışım kutlamasa mıydık? Kutlama maabında da gittik Çınar'a oyuncak aldık. Oradan da rotayı parka döndürdük.

Park çok büyük üç ayrı bölümden oluşuyor. Yukarıdaki en büyük kısımda biraz sallanan oğlum "Burası çok yaşlı, aşağıya gidelim." diye tutturdu. Yaşlıdan kastı da bazı çocukları dedeleri-neneleri getirmiş onlar yani...

Neyse efenim aşağıda kimse yoktu. Tek başımıza bir saatten fazla takıldık. Ben tabi Çınar'ın bu yorgunluğun üzerine yürümeyeceğini düşünerek annemi arayıp bebek arabasıyla parka gelmesini istemiştim. Annem gelince biraz daha kaldık, o sırada da bir yaşlı teyze ile torunu geldi. Teyze Çınar'a dönüp dönüp "Hadi oyna abinle." diyor. Benim oğlum zaten tükenmiş oyun falan yok gözünde, kadını da takmıyor. 

Bir on dakika Çınar'ı eve gitmeye ikna etmekle geçti, eve gitmeye yanaşmayan Çınar'da tuttu yeni gelen çocuğun yanına gitti. Ben o sırada peşinde dolanıp durduğum için neyse ikna oldu, aldım geliyorum. Teyze "Ee sen çocuk tam oynamaya başladı, aldın götürüyorsun." diyor. Annem de dönmüş kadına açıklama yapıyor, onlar bir saatten fazladır buradaydılar falan diye.

Çınar'ı arabaya bindiriyorum. Teyze bu seferde "E bırak yürüsün çocuk." diyor. Vallahi gözüm döndü. Şu ülkede bir anne olarak gerçekten cinnete ramak kala yaşamak zorunda mıyım ben ya?! Döndüm dedim ki; "Teyze sana nesi? Ya gerçekten sana ne? Ben seni tanıyor muyum? Hayır! Sen beni tanıyor musun? Hayır! Sen o zaman neye istinaden bana akıl verip duruyorsun?! Ben sana sordum mu?!" diye alenen parkın ortasında bir çemkirdim.

Döndüm gidiyorum. Annemde bana kızıyor. "Niye insanların kalplerini kırıyorsun?" diye. Dedim ki "Belki de üstüne vazife olmadığı halde, her işime karışıp durarak o benim kalbimi kırıyordur. Herşeye tek taraflı bakmayı bırakın artık!"

Çocuğu olmayan birisi yolda acayip acayip hareketler yaparak yürüse bile dönüp "Kardeşim sen hayırdır?" diyecek birisi çıkmaz. Ama çocuğun varsa yolda dümdüz yürüsen bile "Hava sıcak montunu çıkar, yok çok soğuk o çocuk üşür. Karnı aç diye ağlıyordur. Yedirme daha karnı doymuştur. vs. vs." diye milyon tane mantıksız öneriyle gelen insandan kurtulamazsın.

"Allah aşkına beni bir salın!" diye alnıma mı yazdırayım ya?!

Ay neyse işte hafta güzel başlamıştı ama kadın beni çileden çıkarttı. Genel olarak geçen haftanın özeti ise "nasıl başladı bitti bu hafta hiçbirşey anlamadım" minvalinde oldu.

Hadi bakalım yeni haftamızın gazası mübarek olsun.

Umuyorum ki kimseyi paralamam.

Sevgiler.
22 Ekim 2022

Durum Raporu: Sosyal kelebek mi oldum nedir?

Hola amigos,

Soruyorum size, bir telefonla öylesine, pat diye, plan program yapmadan evden çıkıp kendinizi anın akışına bırakabilir misiniz?

Ya da arayıp bunu teklif edecek bir arkadaşınız var mı?

Benim biricik etkinlik kankam Merve var. Nerde bir etkinlik orda biz. :)

Geçen hafta cumartesi saat 16:30'da aradı. "Koray Avcı konser biletim var bu akşama gider miyiz?" dedi. "Çocuğa bakacak birini bulabilirsem neden olmasın." dedim.

Kocam ceviz toplama işleri için memlekette olduğundan annemde halime acıyıp ben bakarım sen git dedi. Ama nasıl gitmek Şileden gelicem yedi otuzda anca gelirim diyen Merve,  altı otuzda geldi.

Ben yedi otuza göre hesap ettiğim için daha hazır bile değildim. Çamaşır askısından kurumuş iki çamaşırı üstüme geçirip hoop attım kendimi dışarı. 

Gidiyoruz ama adamın isminden başka birşey bilmiyorum. Tek bir şarkısından bile haberim yok diye anlatıyorum Merve'ye. O da "Bende hiç bilmiyorum." demez mi? :)

Neyse artık yola çıkmışız zaten gittik Kuruçeşme'ye; iyi ki de gitmişiz. Adamın söylediği şarkılar arasında bilmediğim bir tane şarkı vardı o da kendi şarkısıydı. Geriye kalanlar hep bildiklerimiz, eskilerden; Ahmet Kaya, Barış Manço, Aşık Veysel, Aşık Mahsuni Şerif, hoop ordan oyun havaları, hoop ordan Erkin Koray. Her saniyesinden çok keyif aldık, iyi ki de gelmişiz diyerek döndük eve. Eğer varsa bir konser niyetiniz öneririm, pişman olmazsınız, tecrübeyle sabit.

Bu arada geçen sene Yasemin Sakallıoğlu'nun "Doğru Koca Nasıl Seçilir?" gösterisine de yine Merve ile gitmiştik. Dönerken de kocalarımızı da mutlaka bu gösteriye getirmemiz lazım dedik. Tabii kendimizi de düşündüğümüz için hemen gitmedik, bekledik ki üzerinden biraz zaman geçsin ve Kasım ayına bilet aldık. Etkinlik kankamla, ekürimiz kocalarımızı da alıp, kahkahalarla gülmek için gün sayıyoruz.

Kocalarımızın da bundan hala haberi yok bu arada, gereksiz birtakım arkadaş gruplarını da peşimize takmasınlar diye biletler tükenene kadar söylememeye karar verdik. Zaten az kaldı biter biletler. Gelirseniz 12 Kasımda Bostancı'da görüşelim. :)

Şimdi birde tiyatrolara göz atmaya başladık. Var mı güzel oyun öneriniz? Sezonu henüz açmadık, arayıştayız.

Sevgiler etkinlik perilerinden. :)

Not: Fotoğrafta temmuz ayında Emaar'ın tepesindeki Gökyüzü Terasında hiçbir derdi yokmuşçasına dans eden beni görmektesiniz. Fotoğrafı çeken tabii ki etkinlik kankam. :D
20 Ekim 2022

#Çınar'dan seçmeler.

O kadar hızlı büyüyor ki iki gözümün çiçeği. Her gün yeni bir macera... Boyundan büyük lafları var mesela. O yüzden anısı kalsın istediğim için bazılarını not aldım bu hafta. Bakalım siz ne düşüneceksiniz.

1. Akşamları eve gitmeme işi çıkardı bu aralar. Annemden çıkıp kendi evimize giderken evi pas geçip yola devam ediyor. Bir kaç akşam bu sokağın sonuna kadar gitme maceramız devam etti. Bir akşam yine eve geçiyoruz, aldı başını gidiyor. "Çınar yine nereye gidiyorsun?" dedim. "Sizin ev bana yetmiyor, ben kendime ev bakcam." dedi. Kocamla tabiri caizse apışıp kaldık.

2. Yine bir akşam annemden çıktık eve gidiyoruz. "Anne dur!" dedi. Durdum bekliyorum. Kafasını kaldırıp yukarı baktı. "Tamam." dedi. Yürürken yeniden yukarı baktı. "Anne bak yıldızlar da yürüyor." dedi. Sonra eşime anlattım. Biz taş çatlasın bunu sekiz yaşımızda falan düşünmüşüzdür. Bu çocukların bu kadar erken yaşta nasıl aklına geliyor diye beraber hayret ettik. 

3.Eşimle beni işe bıraktılar. Oradan da anneme kahvaltıya gideceklerdi. Pastaneye uğrayıp simit-poğaça almışlar. Çınar şunda ne var, bunda ne var diye pastaneciye on dk ter döktürdükten sonra kaşarlı poğaça seçmiş kendine. Tam çıkmışlar arabaya giderken eşime; "Baba şurda yer varmış, şurda oturup yeseydik!" diye pastaneyi gösteriyormuş. Eşim anlatmak için aradığında gülmekten konuşamıyordu. Aynı sana çekti, evde yemesinde restoran-pastane fark etmiyor diye de lafını soktu, kapattı. :D

4. Haftasonu mevsimin açık hava etkinlikleri için son güzel zamanları diye annemle Çınar'ı alıp Yıldız Parkı'na gitmeye karar verdim. Hem kahvaltı ederiz, hemde Çınar eğlenir, koşar, zıplar, enerjisini atar diye. Akşam yatmadan da anlattım, yarın böyle yapıcaz, şöyle yapıcaz diye. Artık aklına nasıl yer etti bilmem ama bir heyecan yapmış belli ki; sabah erkenden uyanmış. Hani biri sizi seyredince istemsizce bir his oluşur ya insanda, o hisle gözlerimi açtım. Bana "Uyandın mı yavlucum." dedi. :D Kalkayım da gidelim diye bekliyormuş meğerse ve kendisi r'leri söyleyemiyor evet. :)

5. Çınar'a banyo yaptırdım. Sardım, sarmaladım, kucağıma aldım, giydirmek için odasına götürüyordum ki şöyle dedi; "Anne sakın beni üzme, üzersen ananenin evine giderim."

Ne diyorsunuz olmuş mu bu? Ergenliğe girme yaşı kaça düştü, ya da yeni nesil hep mi ergenlikte? Yoksa hoşgeldin üç yaş sendromu mu demeliyim? Kafamda deli sorular...

Bilenler bilmeyenlere tecrübelerinden bir demet sunsun.

Çınar'dan sevgiler.
18 Ekim 2022

Öleyazdım...

Dün sabah her zamanki gibi kalkıp işe gittim. Biraz halsiz hissediyordum ama pek birşeyim de yok gibiydi. Yoğun tempoda bazı sabahlar böyle hissettiğim oluyor.

İşyerinde de iyiydim. Saat iki gibi daha da halsizleştim. "Yemek yemiyorum ya öğlenleri bugün de halsiz gibiydim birşeyler atıştırsam iyi olacak" düşüncesiyle aşağıdaki fırına gittim. Birşeyler yedim, oturdum dinlendim. Bir yandan da ateşim çıkmaya başladı hafif hafif. Kocamı arayıp gelip beni almasını istedim.

Onu beklerken de covid falan çıkarsam diye küçük tek kişilik odalardan birine gittim, bir yandan da beklerken eğitimi dinliyorum. Eşim gelene kadar daha da fenalaştım. Eşyalarımı arkadaşlar getirdi, aşağıya nasıl indim, arabaya nasıl bindim bilmiyorum.

Arabada artık kendimi bıraktım sanırım. Çok sık hasta olmam genelde de hepsini ayakta atlatırım. Yatak, döşek düşmem pek. Acı eşiğim de yüksektir. Eşimde bu halimi bildiği için arabada beni öyle görünce çok korktu, hemen hastaneye gidiyoruz dedi.

Gidiyoruz ama istemsizce gözlerimden yaşlar süzülüyor. Güneş ışığı gözlerimi yakıyor. Tenime sığmıyorum sanki. Kıyafetlerin bana değdiği her yerim acıyor.

Net hatırladığım şeylerden birisi ters yönden geldiğimiz için hastane otoparkına değil, arabayı İspark'a bıraktığımız. Caddeden karşıya geçmemiz gerekiyor ve "ben oraya kadar gidemem" diye ağlamaya başladım.

Bir şekilde gittik. Müdahaleler yapıldı. İlaçlar, serumlar ama ateşim gittikçe çıkıyor. İlaçlara rağmen yükselmesi doktorları bayağı bir korkuttu. Üstümü başımı çıkarıp soğuk kompres yapmaya başladılar. Bundan sonrası hep beynimin içinde yaşandı.

Derin bir karanlık görüyorum. Öyle bir karanlık ki, dönüyor girdap gibi... Sağ ucu minicik bir ışık sanki. Önce bayılıyorum sandım. Ama sonra beynim panik yaptı. -Şunu bilin ki bir kez bayılmışsanız bu hayatta her zaman bayılacağınızın bilincine varırsınız o son anlarda.- Bu o bayılmalar gibi değildi, çekiliyorum sanki karanlığa, beynim bağırıyor resmen bu bayılmak değil diye, ilkyardım eğitimlerinden hatıra "senkop" kelimesi çınlıyor kafamın içinde (bayılmanın tıbbi adı). Dedim ki galiba ölüyorum. Bu sefer de Çınar'ı göremeden ölücem diye ağlamaya başladım.

Eşim Çınar hastalandı diye düşünüyorum sandığı için Çınar'ın birşeyi yok, sakin ol. O iyi diyip duruyor ama ben kendim gidiciyim sanıyorum.

Sonrasında ilaçlar etki etmeye başlayınca ağrılarım, tenimin acısı geçti ama ateşim düşmediği için sayıklamalarım ve o uyku ile uyanıklık arasındaki halim devam etti. Acildeyiz, çocuklar var. Ağlıyorlar durmaksızın. Onlar ağladıkça Çınar ağlıyor ve ben gidip bakamıyorum diye bende ağlıyorum. Eşim de neden ağladığımı anlamıyor. Covid olmuşumdur ve Çınar'a bulaştırırsam o da bu kadar çok acı çeker benim elimden birşey gelmez diye korkumdan sürekli ağlıyorum. Çocuklar ağlıyor, ben ağlıyorum. "Allahım oğlumu koru" cümlesi bir mantra gibi zihnimde belki onbin kez tekrar etti...

Sesim çıktığında söylediğim ilk şey "Çocuklar ağlamıyor." oldu. Eşim de bitti tedavileri gittiler onlar dedi. 

Sonra ne kadar geçti bilmem ayılır gibi oldum. Eşim görüş alanıma girdi bir an, bir baktım sapsarı kesilmiş. Aynı Çınar'ın sarılığı tavan yaptığındaki o görüntü. Tam tekrar bilinçsizliğe gidiyordum ki "Eray'a ne olmuş?!" diye korkuyla tekrar açtım gözlerimi...

Ondan sonra da giderek ayıldım. İki saattir hastanede bulunduğumuzu öğrendim.

Kan testimde çok hafif bir enfeksiyon çıktı. O kadar hafif ki içinde üç tanecik antibiyotik olan bir kutu ilaç yazmış doktor. Influenza da değilmişim. Covid'i bekleyelim, eve gidebilirsiniz ama ateşi çıkarsa hemen geri gelin demişler.

Eve geldik, yemek yedik, ilaçlarımı-vitaminlerimi içtikten sonra iyiydim. Hatta eşimi arkadaşı balığa çağırınca gönderdim zorla. Ölümüne korktu çünkü gitsin biraz havası değişsin diye.

Çınar'ı yıkayıp, yatıracak gücüm de vardı. Bir çay içip, yattım. Bu resimdeki de o çay, vallahi tadını pek almadım ama rengi bile psikolojime iyi geldi.

Gece eşim saati kurmuş üçte tepemde edevlet şifresi soruyordu. O baktığında sonuçlar çıkmamıştı. Ben altıda uyanınca baktım covid de değilmişim.

Neydi şimdi bu? 

Ben hiç bilemedim. Belki de bir kaç senenin yoğun temposu sonrası vucüdumun kendine daha iyi bak, dur-dinlen isyanıydı.

Üzerine biraz daha düşüneyim.

An itibariyle "bu da böyle bir anımdı işte" oldu.

Not: Resimdeki "Mim & More - Christmas Kiss - Limited Edition - Narlı Yılbaşı Çayı"
17 Ekim 2022

"İnsan kendi hayatının hükümdarı ya da mazlumudur."

demiş Nazan Bekiroğlu "Kehribar Geçidi" isimli kitabında.
10 Ekim 2022

Serin bir rüyanın hatırınadır çektiğim dünya ağrısı.

demiş Birhan Keskin "Kim Bağışlayacak Beni" isimli kitabında...

2022 Eylül Ayı Okuma Raporu


Eylül'ü dokuz kitapla beraber geride bıraktım, seçtiğim kitaplar okurken beni o kadar yordu ki şu anda kitap okumaktan ziyade sağa sola yatıp tavanı seyretmekten başka birşey gelmiyor içimden. Ekimde işler kesat anlayacağınız.

Seçilmiş Olanlar: Roth ile ilginç bir ilişkim var. Bazı kitaplarını çok severken, bazıları da neden yazmış ki bunu diye düşündürüyor. Bu kitaptaki kahramanlarımız dünyayı bir kez "o büyük kötü son"dan kurtarmışlar. Bu olayın üzerinden on yıl geçmiş, kahramanlarımızın gerçek dünyaya adapte olmakta yaşadıkları problemleri okurken hoop kendimizi paralel bir evrende buluyoruz. Dünyayı bir kez daha kurtarmaları gerekiyor. Hayırlı başarılar arkadaşlar deyip, benim koşarak uzaklaşasım geldi. Kitap yer yer iyiydi ancak sonu beni çok tatmin etmedi. Eh işte kategorisinden; elinizde varsa okuyun, yoksa almayın diyorum.

Şato: Bu kitap BKK için okuduğumuz ilk kitap olduğundan bende yeri hep ayrı olacak, ayrıca kendisini okumuş olmayı kişisel tarihimde bir başarı olarak görüyorum, yalan yok. :) Çok da uzun yazmaya gerek yok şuradan detaylara vakıf olabilirsiniz.

Normal İnsanlar: Yazarın kitap ismiyle kinaye sanatına başvurduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Çünkü ömrümde bu kadar "normal olmayan" insanlar görmemiştim. Kitabı beğenmedim, en kötü kitabın bile bana birşey kattığını düşünürüm. Bu kitabın bana tek katkısı baş ağrısı oldu. Bir çok konunun havada kalması bir yana bittiğinde allah topunuzun cezasını versin diye çığlık atmak istediğim başka bir kitap daha anımsamıyorum. Almayın, aldırmayın, alana da okutmayın ruh sağlığı için mani olun. Ay darlandım gene.

Medici - Floransanın Efendileri: Bir üstteki kitabın bana yaşattığı sinir harbinin ardından ilaç gibi geldi. Okunması kolay, bir miktar da Floransa tarihi ve Medicilere ilginiz varsa bir çırpıda okuyabilirsiniz. Dizisi de mevcuttu (ben izlemedim). Üçleme olarak yazıldığı için ilk kitap bittiğinde bir havada kalmışlık hissi oluşuyor, sanıyorum serinin devamı çevrilmemiş. Burda da böyle yarım kaldık işte gördünüz mü?

Şair Evlenmesi: Edebiyat tarihimizde batılı tiyatronun ilk örneği olarak lanse edilen kısacık, mini minnacık bir eser. Bir akşam çayıyla beraber bir çırpıda okunuyor. 

Gece Yarısı Kütüphanesi: Bu kitabı arkadaşlar arasındaki kitap kulübümüz için seçti kızlar, ama ben zaten Şule'de gördüğümden beri okumaya niyet ettiğimden almıştım. Çoook ama çooook severek okudum. Kitabımızın kahramanı hayatında hiçbirşeyin yolunda gitmediğini düşündüğünden ölmeye karar veriyor ve intihar ediyor. Hikaye de burada başlıyor. Arada bir yerde kalan kahramanımız kendisini Gece Yarısı Kütüphanesinde buluyor. Burada hayatının tüm versiyonları mevcut; o hayatları arasında gidip gelir, pişmanlıklarının peşinde koşarken; bizde keyifli bir okuma deneyimi ve satırlarının altını çizmekten mürekkebini bitirdiğimiz bir kalemle kalıyoruz. Çok ama çok tavsiye ederim.

Morgue Sokağı Cinayetleri: İnce Klasikler serisine meylettiğim dönemde aldığım bir kitaptı. Küçücük bir kitap, biraz Sherlokvari, Morgue Sokağında bir cinayet işleniyor. İpuçları polisleri bir yere götürmüyor, görgü tanıklarının her biri cinayet esnasında duydukları sesleri farklı bir dil olarak tanımlıyor. Kapıda yığınla insan varken katil sırra kadem basıyor. Cinayet faili meçhule düştü düşecekken kahramanımız olayı çözüyor. Sonu ilginçti, öneririm.

Kızıl Elma - Oğulla Görüşme: Bir Aytmatov okumadan ayı nasıl kapatsaydım değil mi? İki ayrı hikayeyi içinde barındıran bir kitaptı. Oğulla Görüşme hikayesi beni daha çok etkiledi. Öneriyorum.

İki Mavi Kuş: Ben bu kitabı kapağına mı aldanıp almıştım acaba? Gerçekten kısa olmasa çekilecek çile değildi. Ne okudum ben böyle yarebbim diyerek kapattım.

Bu ay yaptığım okumalar da böyleydi. Bakalım ekimde bir kaç kitap bitirebilecek miyim? Şu anda üç kitabı aynı anda okuyorum ama üçünde de sondan çok uzaktayım...

Sevgiler.
8 Ekim 2022

Bu dünya, senden olmayanlarla hoştur.

Onların sana verdiği ilimlerle, kıymetlerle, gönüllerle hoştur. 

Sadece senin gibiler değil, senden olmayan da çok yaşasın ki, sen de yaşa. Hele bir de onun gözüyle gör şu fani dünyayı. 

Herkes beyaz olsa, o zaman beyazı fark edemezsin ki, değil mi? Veyahut da siyah. Beyaz en güzel siyahta belli eder kendini. 

Beni ben yapan yegane şey, benden olmayandır. O yoksa, sen de yoksun. Ne anlamın kalır, ne rengin belli olur, ne de tadın…

Aziz Veysel Nuroğlu / Hükümet Kadın

Not: Çok seviyorum filmin bu kısmını o yüzden dedim ki; şurada da dursun. 
5 Ekim 2022

Bakış açısı.

Hayata dar bir perspektiften bakmak insanları zorlamıyor mudur sizce de?

Bence zorlar, hatta sanıyorum ki önyargıya da sebep olur. Ama yine de insanlar geniş ufuklara açılmakta çekimser. Bilgiyi kabullenmekte zorlanıyorlar. 

Okumak, araştırmaktansa; duydukları bilginin doğru olduğuna kanîler, hatta bazen duymadan da aileden gelen duyumsama yoluyla zaman içinde edindikleri, hissettikleri şeyleri kanıksıyor ve kendilerini yeni deneyimlere kapatıyorlar.

Şimdi bir misal verelim. Eşimin bir arkadaşı var, kendisi musiki ile ilgili ve de bu hususta eğitim alan biridir. Yıllar evvel evimize ilk geldiğinde popüler kitaplardan oluşan kütüphaneme bakıp "Bunları mı okuyorsun sen, çöp bunlar." dedi.

Misafirdir dedim ses etmedim. Yıllar içinde de okuduğum kitaplara karşı önyargısı değişmedi. Zamanla değişen okuma zevkimi kütüphanemin karşısına geçip baktığı halde göremedi.

Gelgelim bir akşam bizim evde spontane bir toplaşma meydana geldi. Haydi dedik bu kadar kişiyiz bir oyun oynayalım. "Trivial Pursuit" isimli %50 şans, %50 genel kültüre dayalı oyunu açtık. Oynuyoruz, gülüyoruz eğleniyoruz. Derken bana bir soru geldi. Mars'a gönderilen uzay aracının adı nedir içerikli, soru biraz detaylıydı fakat detayları anımsamıyorum.

Bende "Pathfinder" dedim. Pathfinder doğru cevaptı ve herkes haliyle dumur oldu. Bunu bilemeyeceğimden, yok artık nerden bildiğimden falan dem vurdu ilgili arkadaş. Bende "Beğenmediğin o okuma zevkim içerisinde yer alan bilim kurgu kitapları sadece kurgudan oluşmuyor. Geçtiğimiz yıllarda üç kez okuduğum Marslı kitabında bu aracın ismi sıklıkla geçiyor. Bende buradan mütevellit biliyorum." dedim.

O an "Ya bizde okuduklarına laf ediyorduk ama (halbuki laf eden bir kişi iken özür cümlesi topluluk öznesi kazandı) demek ki onlardan da öğrenilecek şeyler varmış." dedi.

Bunu kendimi övmek için yazmadım ama bence Pathfinder'ı bildiğim için yine de beni övebiliriz yani. :D

Bu arkadaşın önyargısını kırmak bana nasip olduğu için nasıl mesudum bilemezsiniz. Belki de bilebilirsiniz, görüyorsunuz üzerine post açtım.

Ama yani demem o ki; açalım biraz kendimizi yeni deneyimlere, yeni bilgilere, yeni müziklere, yeni yemeklere mesela... Denemekten neden korkar insan? Kaç kere geleceğiz şu dünyaya?

Bakış açımızı perspektifimizi genişletelim biraz.
Bir de saygı duyalım, bizim gibi olmak zorunda değil herkes. Mesele kendin gibi olmayana da saygı duyabilmek.

O zaman görüşmek üzere.

Not: Olur ya beni övmek falan istersiniz, yorumlarda buluşalım. :)
3 Ekim 2022

BKK Eylül 2022 Okuma Raporu

Holaa,

Eylül ayının takvimlerde yerini ekime bırakmasıyla beraber bizde BKK olarak Şato'yu ardımızda bıraktık.

Genel olarak yorumlardan anladığım kadarıyla bu kitabı arkada bıraktığımız için pek üzülen olmayacak gibi. :)

Güncel olarak BKK üyelerinin Şato hakkındaki yorumları şöyle:

Kaplan Diary kitabın anlatmak istediklerini çok güzel özetlemiş, Okuma Günlüğüm ise kitap hakkında çok güzel genel bilgiler vermiş. Alıntılar için de Yüreğimin İklimi'ne baktıysanız şimdi beni dinleyebilirsiniz. :)

Ben daha çok kişisel olarak kitabın bana ne hissettirdiğini yazmak istiyorum. İlk kez Şato kitabıyla Kafka okuma deneyimi yaşadım. Giriş olarak Şato doğru kitap mıydı derseniz, bilemiyorum açıkçası...

Genel olarak açık, anlaşılır ve yalın bir dili olması kitabın okunmasını nispeten kolaylaştırıyordu. Küçük bir karakter listesi ve küçük bir çevrede geçmesi de olay örgüsünü takip etmeyi kolaylaştırdı.

Gelgelim kitap bitmek bilmeyen içsel düşüncelerin uzun uzun paragraflarla ifade edilmesi nedeniyle zaman zaman okunmayı zorlaştırdı. Ben anladım ki düşünce insanı değilim, olay insanıyım. Aksiyon seviyorum, hareket seviyorum.

Bu nedenle karakterlerin içsel düşüncelerini, ya da bitmek bilmeyen monologlarla derdini anlatmalarını okumak beni bir yerden sonra yıldırdı.

Okuduğum paragraflar kafamda bir kakafoniye dönüşmeye başladı sanki; çok konuşan, hiç susmak bilmeyen bir adama tahammül ediyormuşum gibi hissetmeye başladım. Üzgünüm yani Kafka da olsan çekilir çile değildin amcacım.

Çok fazla konuştuğum için şimdiye kadar yıldırdığım tüm arkadaşlarımdan özür diliyorum. Sizi çok iyi anladım canlarım, bundan sonra susacağım. Hatta lafı ağzımdan cımbızla alın o derece yani. :)

Bu kadar şikayet etsem de Kaplan Diary vesile olmasa hep okusam deyip de asla okumayacağım bir kitabı okunmuşa havale etmekten dolayı pek mesudum.

Kitap kulübümüz olsun istediğimde asıl amaçladığım şeye ilk aydan ulaşmakla da kendimi çok şanslı hissettim vesselam. Genelde aynı türlere elim gittiğinden bir müddet sonra kısır bir okuma döngüsünde kalıyorum gibi hissettiren anlar oluyor. O nedenle başka yazarlar keşfetmek, başka türlere açılmak. İnsanları ne, neden etkiliyor görmek için istemiştim bir külübümüz olsun.

Oldu valla, öyleyse hayırlı olsun! 

Ekim ayında Okuma Günlüğüm ev sahipliğinde Bayan Westaway'in Ölümü'nü okuyacağız. Henüz geç kalmış sayılmazsınız, hadi gelin bize katılın sizde.

Adios.
30 Eylül 2022

Kitaplarla ben...

 
Benim kitap sevdam annemin ilk kez eve elinde "Harry Potter ve Ateş Kadehi" ile geldiği gün başladı. Ama tabii ki bu hikayenin bir başlangıcı var... O zaman gidelim bakalım 2006 yılına!

Engin Abim ve Elmas Ablam'ın üç yaşında kızları vardı, Hilal. Engin Abim; Harry Potter ve Felsefe Taşı'nı o zamanın meşhur korsan filmcilerinden çocuk fimi diye almış, amaç Hilal ile beraber izlemek. Biz de sıklıkla kardeşlerimle Hilal'in yanına gideriz, hep birlikte büyüdük denebilir. 

İlk kez filmi izlediğimiz gün net olarak aklımda yok. Lakin filmi izlediğimiz bilmem kaç seferden kesik kesik görüntüler var ki beynim sanki onları kolaj yapmış. Bir değil, iki değil en az on keredir izliyorduk ki o sıralar annem bunun aslında bir kitaptan uyarlama olduğunu fark etmiş patronunun kitaplığında görünce...

Sonra da biz çok severiz diye kitabı alıp geldi bir akşam... Resmen büyülendim. O zaman ilk ve ikinci film yayınlanmış ama üçüncü henüz yok. Ama ben ve kızkardeşim dörtten devam ettik okumaya... Sonra beşinci kitap çıktı, tam bin sayfadan biraz fazlaydı o zamanki baskısı valla almaya paramız yetmedi. Derken altıncı çıktı, harçlıklarımızı biriktirip onu aldık sonra... 

O seri, o kitaplar o kadar kıymetliydi ki benim için ve o kitaplarla beraber içine girdiğim dünya yazarken bile gözlerim puslandı. Anlatılmaz yaşanır bir durum benim için...

Sonra içimde tutuşan okuma aşkını tabii ki beslemem gerekti. Okul kitaplığından Yüksek Ökçeler'i ve Sefiller'i okuduğumu hatırlıyorum. 

Yüksek Ökçeler ne arıyordu o kitaplıkta deseniz bilmem, o yaşa uygun muydu deseniz bence asla değildi. İşte o günden sonra Türk yazarlara karşı kırılması yıllar alacak bir önyargı geliştirdim. 

Sefiller de klasik kitaplar konusundaki travmamın sebebidir. İki ciltlik kitabı 200 sayfaya sadeleştirmişler, asıl eserden geriye ne kalmış belli değil. Kim nasıl sadeleştirmiş Allah bilir, bölük pörçük, bittiğinde "Ne okudum ben yahu?" diye düşündüren bir eser. Klasiklerin aslında ne kadar güzel kitaplar olduğunu da yıllar sonra anladım diyebilirim.

O zamanlar tabii çevremde çok okuyan yok, kitaplar konusunda yönlendirecek insan da yok. Zamanla güzel bir okuma zevki geliştirdim ve de besledim.

Tam lise çağlarımda kızkardeşim bir yandan okuyor, annem bir yandan... Okuduklarımızı konuşuyoruz, paylaşıyoruz. Birbirimize öneriyoruz. Çok güzel günlerdi. Şimdi kitaplar hakkında bu kadar çok konuşmaya ihtiyaç duymamın sebebi belki de o günlerin çok geride kalmış olmasıdır.

Herbirimiz farklı yönlere doğru okuma zevkimizi geliştirdik. Çok nadiren kesişiyoruz okuduğumuz kitaplarda... O yüzden bende beğendiğim her kitabı zorla birilerine okutmaya çalışıyorum ki üzerine iki çift laf edelim. İşte o kişilerin hepsi de temelli yurt dışına çıkınca; hislendim, baktım kimsem yok size geldim.

Yalnız yazının sonunu nasıl bağladım belli değil, kendi kendimi alkışlamak isterim. :)

Eee sizin kitaplarla olan hikayenizin arkasında neler yatıyor? 

Anlatsanıza, dinlesem biraz...

28 Eylül 2022

Ah beni beni...

Yazmak isteyip de bir türlü fırsat bulamadıklarımı aklımın içinde kendimle birlikte heryere gezdirir oldum bu hafta. 

Geçtiğimiz cuma sevgili Özlem ile buluştuk. Kendisi de bu buluşmamızı şu yazısında anlattı.

Bazen size dair önyargıları olmayan, sizi anlattığınız kadarıyla dinleyip anlamaya çalışan birisini bulabilmek bir nimet.

Kendisiyle ortak arkadaşımızdan tutun da geçmişimizde temas eden ortak noktalar bile bulduk. Blog dünyasından biri ile ilk kez yüzyüze gelişimdi, sanırım daha iyisini hayal edemezdim. Keşke daha da uzun oturabilseydik ama umuyorum başka buluşmalara. :)

Dün sabah da kocam nasıl güzel bir tarafından kalktıysa seni işe ben bırakırım hatta sana bir de kahvaltı ısmalarım dedi. O sırada Çınar'da kalkınca maaile bizim plazanın altındaki fırına kahvaltıya geldik. Çınar bu yeni binayı ilk kez gördü ve çevredeki binalar arasında en yüksek bina olması aşırı ilgisini çekti.

"Anne sen eeeeennn yüksek binada mı çalışıyorsun?" diye sürekli sorarak bu hususu beynine yerleştirdi. Sonra da tutturdu "Bitti benim kahvaltım, hadi gidelim çalışalım." diye. :)

Neyse paşazademi çıkardım yukarıya, çocukta gram korku yok. Doğruca pencereye gitti aşağıyı seyretmeye... 

Ofiste iki tur attı, güzel kızlara el salladı, yaşı fazlaca büyük olanlara utangaç çocuk rolünü oynayıp pas vermedi, sonra da masama kuruldu. 

Tamam artık baban bekliyor hadi gidelim dediğimde ise "İşim bitmedi." diyerek herkesi güldürdü.

Şimdi tek hevesi benle büyük binaya işe gelmek. Sabah ben kalkar kalkmaz fırlıyor yataktan. Artık ne olacak bilmem, yan masayı da Çınar'a rezerve edeceğim galiba.

Şimdilik durumlar böyle.
Görüşmek üzere...

Search

About

Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.