İnanmazsınız ama yine ben geldim. Geçen haftayı çocuksuz geçirdim biliyorsunuz, eski ben olsa her güne bir plan yapardı, evin kapısından içeri girmezdi. Yeni beni de kapıdan dışarı çıkaramadım.
Yok yani olmadı, bir türlü kendimi evden dışarı çıkmaya ikna edemedim. Hep "amaağnn çok yoruldum bugün, yarın çıkarım" dedim. Yarın olunca, yine neyse yarın çıkarım artık dedim. En son cumartesi artık sabah kalkıp çıkacağım bu evden dedim, yine çıkamadım.
Yıllar yıllar önce bir Kore dizisine başlamıştım. Kız evden dışarı adımını atamıyordu, psikolojik bir rahatsızlığı vardı. Diziyi izlerken daral gelmişti ruhuma yarım bırakmıştım -ki obsesif olduğum için pek nadir birşeyleri yarım bırakırım-. O dizideki kıza döndüm diye bu hafta hayıflanıyordum evde, neyse ki Melike pazar günü kahvaltıya gidelim dedi de, sonunda şeytanın bacağını kırabildim.
Günlük güneşlik, iç açıcı havalarda evde oturdum da bugün Melikeyle ince ince yağan yağmurun altında caddede kitapçıları arşınlıyordum. Melikeyle bu romantizmi de yaşamamız lazımmış demek ki...
Bu hafta işte çok zorlandım. Her gün ama her gün o bilgisayarın başında oturmaya kendimi yeni baştan ikna etmem gerekti. Ben kendini motive etmek, her gün yeni baştan başlamak konusunda iyiyimdir ama, bazı umutlarım paramparça oldu. Parçalar içine batarken insanın kendini çalışmaya ikna etmesi çok zor oluyor inanın ki...
Biraz kendimi okumaya verdim bu sıralar, aynı anda kaç kitap okuyorum bilmiyorum ama okuyorum işte... İyi geliyor hikayeden hikayeye atlamak, başkalarının hikayelerinde kaybolmak.
Bir de kendimi polisiye izlemeye vermiştim ki, bakın işte onun sonu iyi olmadı. Yıllardır evde yalnız kalırım ve yalnız kalmaktan da korkmam. Seneler evvel bir gece aşırı kanlı-bıçaklı bişey izleyip yatınca, gece gelen seslerden çok tedirgin olmuştum ki sonradan sesin üzerine aşırı fazla çamaşır astığım askılıktan geldiğini keşfetmiştim.
Bu aralar canım sıkkın olduğundan, polisiyeler de böyle su gibi akıp gittiğinden ne bileyim işte akşam aktivitesi olarak izliyordum bir haftadır. Ama yani kandır, cinayettir, asmaktır, kesmektir herşey var. Sonra uykum gelince gidip yatıyorum, ondan sonra işte görmeyin halimi... Bir akşam rüzgardan camlar gıcırdamaya başlamasın mı? Tam uykuya dalıyordum, bir zıpladım.
Sonraki akşam mahallede kavga çıktı; bağırışlar, çağırışlar derken gene bende uyku kalmadı. Bir gece zaten uykusuzluk hastalığım nüksetti hiç uyumadan sabah ettim. Sonraki gece iyiydi, güzelce uyudum, sabah beşte kendi kendime uyandım, bir ihtiyaç molası yaptım, yatağa geldim, yattım. BAM!!!
Saksı kırıldı!
Kalktım hemen camı açtım, dışarı baktım -ki yatak odası kot farkı yüzünden diğer odalara göre daha alçak- dışarıda biri olsa görmem lazım, bayağı göz göze gelmemiz lazım hatta. Kimse yok, dışarısı da çok karanlık hayal meyal yerde bişey gördüm ama karanlıktan da seçemedim. Dualar eşliğinde gittim geri yattım.
Sabah ilk iş tekrar dışarı baktım, saksı falan yok, yerde toprak izi bile yok. Bugün Melike'ye anlatıyorum, rüyanda görmüş olmayasın diyor. Rüya olmadığına eminim de, ne oldu onu da bilmiyorum ama... Kafamda deli sorular?!
Neyse bu kadar gerginlikten sonra polisiyeye ara vermeye karar verdim, bu kararımın ardından bugün Kore dizisi izleyeyim dedim, maksat kafam dağılsın hani...
Tatlım Seo In Guk'cuğumun yeni dizisi gelmişti onu açtım. Konu ne onu bile bilmiyordum açarken, Seo In Guk olduktan sonra ne olsa izliyorum nasılsa ben diye direkt başladım. Dizinin daha ilk bölümünde şöyle bir laf geçti: "Aşktan nefret ediyorum, çok fazla şeyi mümkünmüş gibi gösteriyor."
Ayy dedim iddialı başlıyoruz!
Ama sonra iddialı değil de, çok naif bir dizi buldum. Yer yer komik, eğlenceli, zaman zaman hüzünlü ama bence en güzel özelliği naif olmasıydı. Uzun zamandır bu kadar hoşuma giden birşey izleme keyfini yaşamamıştım. Gerçi henüz dördüncü bölümdeyim, Korelilerin son bölüm canavarına kurban gitmez inşallah.
Ayyy çok yazdım yahu, buraya kadar sabırla okuduysanız gözlerinizden öperim.
Naifsoda.
Not: Dizinin adı "See You At Work Tomorrow", yazının fotoğrafı da diziden alındı.





