10 Ağustos 2026

Ben hep evdeyim...

Hello,

İnanmazsınız ama yine ben geldim. Geçen haftayı çocuksuz geçirdim biliyorsunuz, eski ben olsa her güne bir plan yapardı, evin kapısından içeri girmezdi. Yeni beni de kapıdan dışarı çıkaramadım.

Yok yani olmadı, bir türlü kendimi evden dışarı çıkmaya ikna edemedim. Hep "amaağnn çok yoruldum bugün, yarın çıkarım" dedim. Yarın olunca, yine neyse yarın çıkarım artık dedim. En son cumartesi artık sabah kalkıp çıkacağım bu evden dedim, yine çıkamadım.

Yıllar yıllar önce bir Kore dizisine başlamıştım. Kız evden dışarı adımını atamıyordu, psikolojik bir rahatsızlığı vardı. Diziyi izlerken daral gelmişti ruhuma yarım bırakmıştım -ki obsesif olduğum için pek nadir birşeyleri yarım bırakırım-. O dizideki kıza döndüm diye bu hafta hayıflanıyordum evde, neyse ki Melike pazar günü kahvaltıya gidelim dedi de, sonunda şeytanın bacağını kırabildim.

Günlük güneşlik, iç açıcı havalarda evde oturdum da bugün Melikeyle ince ince yağan yağmurun altında caddede kitapçıları arşınlıyordum. Melikeyle bu romantizmi de yaşamamız lazımmış demek ki...

Bu hafta işte çok zorlandım. Her gün ama her gün o bilgisayarın başında oturmaya kendimi yeni baştan ikna etmem gerekti. Ben kendini motive etmek, her gün yeni baştan başlamak konusunda iyiyimdir ama, bazı umutlarım paramparça oldu. Parçalar içine batarken insanın kendini çalışmaya ikna etmesi çok zor oluyor inanın ki...

Biraz kendimi okumaya verdim bu sıralar, aynı anda kaç kitap okuyorum bilmiyorum ama okuyorum işte... İyi geliyor hikayeden hikayeye atlamak, başkalarının hikayelerinde kaybolmak.

Bir de kendimi polisiye izlemeye vermiştim ki, bakın işte onun sonu iyi olmadı. Yıllardır evde yalnız kalırım ve yalnız kalmaktan da korkmam. Seneler evvel bir gece aşırı kanlı-bıçaklı bişey izleyip yatınca, gece gelen seslerden çok tedirgin olmuştum ki sonradan sesin üzerine aşırı fazla çamaşır astığım askılıktan geldiğini keşfetmiştim. 

Bu aralar canım sıkkın olduğundan, polisiyeler de böyle su gibi akıp gittiğinden ne bileyim işte akşam aktivitesi olarak izliyordum bir haftadır. Ama yani kandır, cinayettir, asmaktır, kesmektir herşey var. Sonra uykum gelince gidip yatıyorum, ondan sonra işte görmeyin halimi... Bir akşam rüzgardan camlar gıcırdamaya başlamasın mı? Tam uykuya dalıyordum, bir zıpladım.

Sonraki akşam mahallede kavga çıktı; bağırışlar, çağırışlar derken gene bende uyku kalmadı. Bir gece zaten uykusuzluk hastalığım nüksetti hiç uyumadan sabah ettim. Sonraki gece iyiydi, güzelce uyudum, sabah beşte kendi kendime uyandım, bir ihtiyaç molası yaptım, yatağa geldim, yattım. BAM!!!

Saksı kırıldı!

Kalktım hemen camı açtım, dışarı baktım -ki yatak odası kot farkı yüzünden diğer odalara göre daha alçak- dışarıda biri olsa görmem lazım, bayağı göz göze gelmemiz lazım hatta. Kimse yok, dışarısı da çok karanlık hayal meyal yerde bişey gördüm ama karanlıktan da seçemedim. Dualar eşliğinde gittim geri yattım.

Sabah ilk iş tekrar dışarı baktım, saksı falan yok, yerde toprak izi bile yok. Bugün Melike'ye anlatıyorum, rüyanda görmüş olmayasın diyor. Rüya olmadığına eminim de, ne oldu onu da bilmiyorum ama... Kafamda deli sorular?!

Neyse bu kadar gerginlikten sonra polisiyeye ara vermeye karar verdim, bu kararımın ardından bugün Kore dizisi izleyeyim dedim, maksat kafam dağılsın hani...

Tatlım Seo In Guk'cuğumun yeni dizisi gelmişti onu açtım. Konu ne onu bile bilmiyordum açarken, Seo In Guk olduktan sonra ne olsa izliyorum nasılsa ben diye direkt başladım. Dizinin daha ilk bölümünde şöyle bir laf geçti: "Aşktan nefret ediyorum, çok fazla şeyi mümkünmüş gibi gösteriyor." 

Ayy dedim iddialı başlıyoruz!

Ama sonra iddialı değil de, çok naif bir dizi buldum. Yer yer komik, eğlenceli, zaman zaman hüzünlü ama bence en güzel özelliği naif olmasıydı. Uzun zamandır bu kadar hoşuma giden birşey izleme keyfini yaşamamıştım. Gerçi henüz dördüncü bölümdeyim, Korelilerin son bölüm canavarına kurban gitmez inşallah.

Ayyy çok yazdım yahu, buraya kadar sabırla okuduysanız gözlerinizden öperim.

Naifsoda.

Not: Dizinin adı "See You At Work Tomorrow", yazının fotoğrafı da diziden alındı.

3 Ağustos 2026

Let's dance!


Hello hellooo,

Bugün böyle ortaya karışık güncellemeler ile karşınızdayım dostlarım.

Geçen hafta ev curcuna gibiydi, herkes burdaydı. Tam bu sırada kuzenlerinin Amasya'ya gittiğini öğrenen Çınar, Amasya'ya gitmek için ortalığı ayağa kaldırınca, gönderdim bende napayım... Şimdi iki hafta tek başımayım, birden boşluğa düştüm, ne yapıyorduk çocuktan önce yahu?

Ne yapsam ben? Kafamda deli sorular??

Cuma günü Dubai'den dönerken kendime Kindle Matcha aldım. Yeşil rengini bulmak için bayağı bir aranmış olabilirim ama yeşile zaafım var ne yapayım.

Henüz Kindle'a kitap bile indirmedim, İrem de "Bir denesen artık, yorumlarını bekliyorum." deyince bende Melike'yi bekliyorum; gelsin bana anlatsın, içine birkaç kitap atsın diye diyorum. O da bana diyor ki; "Melike'ye ihtiyacın var mı gerçekten, Google'a sorsana!"

Tabii ki sorabilirim ama ben artık bazı şeyleri de araya taraya öğrenmek istemiyorum ya banane, Melike gelsin Kindle'ımı kursun, İrem gelsin telefonumun ayarlarını halletsin. Şu dostlarımdan bir hayır görmemeyim mi yani? Herşeyi de kendim yapmak zorunda mıyım?

Zorundaysam da isteğim yok şahsen, içime bir istek gelmesini beklersek o da en az bir üç-beş sene alabilir.

Bu arada yukarıdaki şarkıyı buldum sabahtan beri evin içinde salınıp duruyorum. İçimde dans etme isteği uyandırıyor sürekli... Şimdi tabii ki durmaksızın dinleyip sonra da bir kenarda unuturum.

Haftaya cuma hayatımda ilk kez tek başıma konsere gideceğim, şu şarkıdan hevesim geçince gidip LP şarkılarına da çalışayım biraz bari.

Bir de kendi başına gidilecek sakin, kafa dinlemelik tatil mekanı arıyorum. Kaçıp gitme planlarım var da, bana güzel yerler önerir misiniz lütfen???

Şimdilik benden bu kadar, gelip son yazının kasvetli havasını bir dağıtmak istedim.

İki hafta boştayım, kesin gene gelirim.
Özleyin beni.

Adios.
Applesodaa

27 Temmuz 2026

Kral Midas'ın kulakları eşek kulakları....

Selamlar,

Bilmem kaç kez bu yazıyı aklımdan yazdım size aslında ama şu an yazmak için bilgisayarın başına oturunca herşey aklımdan uçup gitti.

Bir süre eski usül el yazısıyla günlük tuttum, elimle birşeyler yazmak beni hep rahatlatır, yazarken de rahatladığımı sanıyordum, fakat sonra ruh halimin çok da iyi olmadığı bir gece yazdıklarımı okuma gafletinde bulundum. 

Beni yıkan da bu oldu. Kendimi o kadar acınası hissettim ki... Kendi kendimi kırdım sanki, ikiye ayrıldım...

Sonrasında yazmayı tamamen bıraktım. Ne günlüğüme, ne buraya, kişisel herhangi bir not bile yazmadım. Kendimi nadasa bıraktım bir nevi. Ne yazmaya, ne anlatmaya, ne konuşmaya hiç birşeye gönlüm el vermedi.

Okumadım da çünkü elim kitaplarıma bile gitmedi. Ama dinledim. Bir şekilde kendimi oyalamam gerekiyordu; bende bol bol sesli kitap dinledim. İyi de geldi... 

Evde okunmayı bekleyen 247 kitap beni strese soktuğu için elimde bekleyen kitapların sesli versiyonlarını dinledim daha çok; koşu bandında Vedat Türkali'nin "Bir Gün Tek Başına"yı dinlerken bu vasıfsız adam güzellemesiyle vaktimi ziyan ettiğim için kendime daha da kızdığımdan daha da koştum.

"Elveda Gülsarı" ancak Tolstoy'un yapabileceği bir dinginliğe sürükledi beni... "1Q84"ün son iki kitabını dinlerken sonunda İlkay'ın neden Aomame'yi neden bu kadar sevdiğini anladığımı düşündüm, bende sevdim, hatta sonu bu şekilde bittiği için yazara içimden sessiz bir teşekkür gönderdim, çünkü başka türlü bitse kalbim çok kırılabilirdi. 

"Cennetin Doğusu"nu dinlerken cenneti bilmem ama çok uzak bir yerlerin doğusu diye düşündüm, tanımadığım bir coğrafyanın kalbime dokunamayan bir hikayesiydi benim için... "Beyaz Zambaklar Hakkında"yı dinlerken bu kitabın ne anlattığı hakkında hiçbir fikrim yokmuş meğerse diye düşündüm, neden almıştım hatırlayamadım bile ama sevdim... 

En son Engin Geçtan'ın "Hayat" ve "İnsan Olmak" kitaplarını dinledim. Hay Allah dedim içimden... Merve en son geldiğinde geçtiğimiz yıl okuduğum kitapları incelerken "Kişisel gelişim kategorisini sevmeyen bir insan olarak çok fazla kişisel gelişim kitabı okumamış mısın sence de?!" diye sormuştu. Çoğunluğu hediye gelmişti aslında -eğer bana kitap hediye alırsanız o kitap hiç benim tarzım olmasa bile bir gün mutlaka okurum- arkadaşlarımın kişisel olarak gelişebileceğime inancı tamsa demek ki... Oysa ki ben gerçekten sevmem kişisel gelişim kategorisini bu yüzden Engin Geçtan kitapları da birçok insanı etkilediği kadar etkilemedi beni. "Hımm...." dedim sadece.

Eh bir yerde dinlediklerim sağolsun kendi dikkatimi kendi acınasılığımdan almayı başardım. Bu arada da Çınar'la teyzesini görmeye İsveç'e gittik. Biraz da el memleketlerinde düşündüm; göğe baktım, yeşillere -ki en sevdiğim renktir-, bir de eski binalara...

Eski binaların bana verdiği bir huzur var. Bakıyorum yıllardır orada işte, kar görmüş fırtına görmüş, belki tepesine yıldırım düşmüş, olmuş birtakım şeyler ama ayakta kalmış, yıkılmamış. Zaman geçmiş üstünden çirkinleşmemiş zarifçe yaşlanmış sadece... Binalara baktıkça durduğum yere daha sağlam basasım geliyor. Bu ruhsuz taş yığını bir şekilde burda durmayı başarmışsa bende elbet bulurum bir yolunu diyorum işte.

Üzerinize afiyet her bir şeyden kendime bir direniş yaratabilirim, sanırım direnmek benim genlerimde var. Yine de rabbim çok fazla sınamaz inşallah...

Geçti işte öyle böyle derken zaman, geçenlerde grupta kızlar birşey sordu ona verdiğim cevaptan da "Aaaa hiç anlatmıyorsun ama!!" nidaları yol oldu bana, anlatasım yok ki... Öyle bir haldeyim ki konuşmak hiçbir işime yaramıyor! 

Konuşmak istediğimin benle konuşası yok, konuşmak istemediğimse bulduğu her saçmalığı bile bir iletişim konusu haline getirme çabasında sürekli...

Anlatsam olmuyor, sussam gönül razı değil...

Bende işte bir yandan "Sabır ver rabbim" diye dua ederken bir yandan sürekli "Kral Midas'ın kulakları eşek kulaklarıııııı!!!" diyorum. 

Başka da yol bulamadım.
Eh tabi baktım olmuyor, en sonunda kalktım yine size geldim...

Eee anlatın bakalım neler oldu yokluğumda? Nerelere tatillere gittiniz? Neler okudunuz, neler yaptınız? Sizde durumlar nasıl?

Öperim gözlerinizden.
Applesodaa.
17 Haziran 2026

Baş edemiyorum...

Dostlar,

İlk bayılmamın üzerinden iki hafta geçmişken tekrar bayıldım. Yalnız bu kez o kadar kötü düştüm ve kafamı öyle sert çarptım ki... Sonuçta acillik oldum. Neyse ki önemli birşey çıkmadı ama detaylı tetkikler için görünmem gereken bölümlerin bir listesi verildi.

Cuma günü hastanede bölümler arasında gider-gelir ve kendimi insanlara çarpan bir pinpon topu gibi hissederken, cumartesi günü yapılması gereken tetkiklerin listesi dağ gibi büyüdü.

Bütün cumartesi günümü hastane personeli ile haşır neşir olarak geçirip, 16 tüp kanımdan ve bir miktar da akıl sağlığımdan feragat ettim. 

Pazar günü evde gözümü açamaz ve alerjiden de bu kadarı olmaz artık diye düşünürken bir de ne göreyim...

ŞİŞMİŞİM!!!

İlaçlı BT için verilen ilaç alerji yapmış, bütün vücüdüm şişmişti... Eh bu da alerjiydi ama ilk aklıma gelen mevsim alerjisi değildi neticede...

Yine soluğu acil serviste almak durumunda kaldım, ilaçlar vs derken kendime geldim ama bir günde şişen vücüdumun şişliği tamamen atması neredeyse üç gün sürdü.

Salı günü evde sessiz sakin çalışırken okuldan aradılar, Çınar'ın pantolonu yırtıldı yedek pantolon ile gelin dediler. O sırada öğretmen asla duymak istemeyeceğim bir sürü de şey söyledi... Böyle üzerimden atamadığım ufak çaplı bir şoka girdim.

Aynı gün birde okulda Çınar'ın halkoyunları gösterisi vardı, akşam hiçbirşey yokmuş gibi gösteriye gitmek zorunda olmak bana çok koydu arkadaşlar. Hayatın hay huyu arasında bir saniye sinir krizi geçireceğim diyecek kadar bile zamanı olmayabilir mi bir insanın ya?!

O kadar yerle yeksan olmuştum ki, Ayşe ile İpek'de gösteriye geldi. Gösteri sonrası da yemek yemeye gittik. Eve geldik bir yandan "Neyse halledeceğiz artık" diye kendime telkinde bulunurken bir yandan da Çınar'ı duş alması için banyoda yönlendiriyordum. Öyle bir gümbürtü oldu ki...

Bir de baktım mutfağın tavanı düşmüş... Yani bakın o kadar ama o kadar sakin karşıladım ki... Baktım, dedim olabilir, geçtim.

Ben mesele etmeyince mesele de mesele olmaktan çıktı o kadar hızlı halloldu ki anlatamam size, dört gün içinde sanki hiçbirşey olmamış gibi eski haline getirdik mutfağı, usta sağolsun.

Perşembe ofise gittim evde usta var diye, gün içinde öyle bir başım dönmeye başladı ki... Ekip arkadaşıma diyorum ki bayılacağım, o da iş yüzünden şaka yapıyorum zannedip gülüyor. Oysa ki ben bayılmaya ramak kalaydım... Neyse ki bayılmadan günü kapattım, iyi direndim yalnız.

Cumartesi uzun zamandır görüşmeyi ertelemek zorunda kaldığım bir arkadaşımla görüştük. Oğullarımız aynı yaşta onlar oynarken bizde otururuz demiştik ama bir süre sonra çığlıklar, ağlamalar derken... Küçük bir kıyamet koptu sanki! Misafir çocuk üzerime atla deyince benim oğlum da atlamış.

Atlamış yani, sorgulamamış bile! Yanlış olduğunu bile bile atlamış. Öbürü de iyi birşey yapmış gibi "evet ben dedim" diyor. 

Hayatımda ilk kez ama bakın gerçekten ilk kez bir misafir kalkıp evimden gitsin istedim. Artık baş edemedim ve oturup sadece ağlamak istedim ya. Elim ayağım çekildi sanki...

Bu sıralarda Yelit de bana "Ama eskiden beri böyle, hatırla, nerede böyle garip bir olay var, gelip seni bulurdu." demesin mi...

Bu beni biraz yıktı. Hakikaten. 

Derdi veren rabbim direnme gücü de veriyor, fakar hayatcığım birazcık ara mı versen? Şöyle bir miktar salsan beni de, bende bir nefes alsam olmaz mı?

Soruyorum ya soruyorum sadece.

Evet olağanüstü haberler serisi sona erdi.

Olağan, sıkıcı günlerde buluşmak dileğiyle...

Applesodaa.

13 Mayıs 2026

Hayatı kontrol edemediğimde...

Hellooo,

Geçenlerde çok zor geçen bir haftanın ardından kendimi yine kuaförde buldum. Çok uzun zamandır saçımda böyle bir değişiklik yapmamıştım ve aklımda saçımı boyatma fikri de yoktu aslında...

Yıllardır aynı kuaföre giderim ve tek bir kez başka kuaföre gittiğimde yaşadığım turuncu saç faciası yüzünden de önerilerim asla kabul görmez, kuaförüm kendi başına karar verir ve uygular.

Çok güzel bir sarıyla kuaförden ayrıldım, herkes çok beğendi, hatta bende beğendim. Eğer bu saçları kendi yüzümle hayal etmezsem gerçekten inanılmaz güzeldi. Ama bu sapsarı saçlı kız ben değildim...

Tam bir ay kendime gittim geldim baktım ve bir ay sonra tekrar kuaföre gidip, saçımı biraz koyulaştırmalarını istedim. Herkesin "Ama çok güzel olmuştu!..." nidalarına da "Evet, bence de güzel oldu, ama ben bu kız değilim, bu kadar sarı olmak istemiyorum." dedim.

Saçımı istediğim tonlarda doğal sarıya evirdik, ben mutlu, ekstra aldığı ücretten kuaförüm mutlu yollarımıza ayrıldık.

Saatlerimi kuaförde geçirirken de düşündüm; "Neden?"

Neden hep birşey olduğunda saçımızdan çıkıyor acısı? Saçların hafızası var diyorlar, kestirip hafızamızdan siliyor muyuz yoksa boyatıp hafızamızdaki gerçekliği çarpıtıyor muyuz?

Aslında bence en temel neden hayatı kontrol edemediğimizde, kontrol edecek birşeye ihtiyaç duymamız. Saçımızı kontrol edebiliriz... Kestiriririz olmadı yeniden uzatırız, boyatırız olmadı yeniden boyatırız, şekil verdiririz... Seçenekler çok ama biliyoruz ki hepsinde kontrol bizde! Bu bizim saçımız, kontrol edemediğimiz hayatımız değil...

Hemde bir teorim de var; o kadar kötü geçen zamanlardan sonra eğer saçımızı beğendiysek mutlu oluruz, havamız değişir işte. Ya da çok kötü olur, oturur saçımızı bahane eder bir güzel ağlarız.

Hem kökü bizde değil mi canım, yeniden uzatırız işte...

Öyle yani... 

Bana deli deli rüzgarlar eserse, beni kuaförde arayın, hiç şaşmaz! Bazı konularda gerçekten çok istikrarlıyım.

Sevgiler sarışınsoda! :)


Not: Eğer merak ettiyseniz yıllar önceki saç maceramın bir kısmı şurada...

Notun Notu: Fotoğraf saçımın ilk boyandığındaki hali.

23 Nisan 2026

Durum Raporu: Yıkılmadım ama bi bayılmam gerekti...

Selam canlarım,

Bir giderim aylarca gelmem, bir gelirim günlerce gitmem. Bende böyle işte...

Son zamanlarda o kadar çok şey oldu ki... Ekimde şirket bana araç verdi, araç geldiğinin ertesi günü kapının önünde park halindeyken yolcu tarafını boylu boyunca birisi çizdi. 

Kaç kere lastiğim patladı, lastiğimin altından çivi mi çıkmadı, sileceğimi mi koparmadılar, üstüne çiziği tamir ettirince boydan boya bir daha mı çizmediler.... Gerçekten kimin bana garezi var bilmiyorum ama bitmek bilmeyen bu işlerden gına geldi.

Sonra bir akşam kuzenime gitmiştik oradan da çok geç döndük Çınar'la salona hiç uğramadan yattık. Sabah kalktım ki salonda duvarda duran ayna düşmüş, heryer paramparça cam kesiği....

Bir akşam yine kuzenime gittik, bu sefer kuzenimle döndük eve, gece yattık sabah kalktık ki yatak odasının prizi yanmış. Prizin bir tarafında süpürge, diğer tarafında ahşap konsol... Çok şükür bütün ev yanmadı diye mi sevinelim, bu iş inşallah biz uyurken olmamıştır, geldiğimizde fark etmemişizdir diye mi umalım....

Bütün bunların yanında Kasım ayında bir de kurdeşen oldum. Çok acayipti... El büyüklüğünde kocaman kırmızı kabarık lekeler çıkıyor, hatta çalışırken gün içinde gittikçe çoğalıyordu. Sonra acile gidiyorum ilacı damardan veriyorlar geçiyor. Bir profesöre de göründüm, bana stresten uzak dur dedi. "Hayatım olmuş stres, ben stressiz bir yaşam nasıldı biliyor muyum ki?" dedim bende. 

Bu arada kız neşesi gerçek bir antidepresan, kurdeşenle uğraşırken iki gün izin almıştım. Kızlarla dışarıda kahvaltı için buluştuk. Yolda giderken direksiyonda duran kıpkırmızı ellerimi gören Elif; "Allahım nasıl geçecek bunlar...." diye şaşkınlıklar içerisindeydi. Kızlarla geçen dört saatin sonunda Elifle yine okuldan çocuklarımızı almaya dönüyorduk ki ellerimde hiçbirşey yoktu. Stresinizi alan çiçek gibi arkadaşlarınız olsun inşallah!

Eh uzun zaman tabii iş için Amerika'ya Ürdün'e ve tekrar Riyad'a gittim. Çınarla ilk yurtdışı seyahatimizi gerçekleştirdik ve ara tatil için İngiliz Merve'ye gittik. Seyahati bir sene önceden ara tatile göre ayarladığımdan o tatilin aynı zamanda Ramazan ayına denk geldiğine hiç dikkat etmemişim, Ramazan'da seyahat ilginç bir deneyimdi, bunu bilahare anlatacağım.

İşte böyle yatıp yuvarlanır, durmaksızın çalışır ve birinci sınıfa giden bir çocuk anası olduğum için sabrım sürekli sınanırken iş arkadaşım Nazlı aradı, "Çok bunaldım, akşam yemeğe falan gidelim." dedi.

Bende Çınar'ı babası aldığı için "Güzel denk geldi gidelim." dedim, gittik, yedik-içtik sonra da eve döndüm. Çınar uyudu, bende dizi izleyerek uzanıyordum ki.... GÜP!!! Bir garip ses, tövbe estağrullah ne oldu diye bir kalktım, baktım Çınar yorgan ve yastığıyla beraber yere düşmüş, fakat o kadar konforlu düşmüş ki uyanmamış bile... Güleyim mi ağlayım mı... Çınar'ı kaldırıp yatırdım, bir kaç bölüm daha dizi izledim gece 2:45 gibi de duş alıp yatayım bari dedim. 

Duşta çok kısa kalırım, her zamanki aktivitelerime ek olarak sadece bir saç maskesi yaptım onu da uzun uzadıya bekletmeye bile üşendim, üç dakika sonra yıkadım. Tam duştan çıkacağım sırada karnıma bir sancı girdi, gözüm karardı. Arkadaşlar ben daha önce bayılmış bir insan olarak artık bayılacağımı anlayabiliyorum. Baktım ben gidiciyim, bari kafayı gözü yarmayayım diye bir elimle musluğu, diğer elimle de duşun kapısını tutup çömelmeye başladım....

Sonrasını hatırlamıyorum. Belki beş saniye belki beş dakika sonra gözümü açtım. Hala çok kötüydüm kendimi çok zor yatağa kadar götürebildim. Bir onbeş dakika kıpırtısız yattığıma eminim, sonra daha iyi hissedince kalktım Çınar'ı kontrol ettim. Banyoyu bir kontrol edeyim dedim ki duşun camını kırdığımı fark ettim. Allahtan plastik olduğu için herhangi bir yerim yaralanmadı.

Bu da böyle bir anımdı koleksiyonumda yerini aldı. O sıralar annemin gelinin evinde mevlid telaşı olduğu için ona söylememiştim, mevlidden sonra söyledim. Bana diyor ki seni kim kaldırdı peki. Evde benden başkası mı var, ayılınca kendim kalktım diyorum, "Allah Allah" diyerek konuyu kapattı sonra da unuttu gitti. Valla telaşe memuru olan annem bile bayılmamı çok doğal karşıladı.

Şu yukarıdakileri okuyunca başlığa bir hak verdiniz mi? Ben şahsen çok doğal karşılıyorum, bence bunca şeye bir bayılma az bile...

Eh şimdi benim duşu tamir etmek için bir usta, kendime baktırmak için bir doktor bulmam lazım. Kendime nereden baktırmaya başlamalı acaba onu da bilmiyorum, bayılma için hangi bölüme gitmeli?

Bayılmazsam gene gelirim.

Öperim gözlerinizden,

Applesoda...
8 Nisan 2026

Annemin matematiği...

Hello hello dostlar,

Annem, arkadaşının oğlunun düğünü için İstanbul sınırlarından geçen hafta giriş yaptı. Sonra işte olaylar olaylar...

Ben bu yaşlıları da anlamıyorum, şahsen ben düğün için yarım saatlik mesafeye gitmeye üşeniyorum, annem kalkıp otobüsle 14 saat yol geliyor. Azmin olayım anne dedim tabii ki...

Düğünün yapılacağı yere en yakın ev benimki olduğu için herkes toplanıp buraya geldi, şimdi annem ve şapka çıkarılacak finansal aksyionlarına bir bakalım:

-Sabah erkek kardeşime; hesabımda 3000 TL var, onu bankadan çek de düğünde takı olarak takayım hepimizin adına dedi.

-Öğlen gelinine; (erkek kardeşim kuaföre gitmişti o sırada) hesabımda 3000 TL var, Atlas'ın (yeni torunu) mevlidi için eksik varsa söyle ben alırım dedi.

-Akşam bana; hesabımda 3000 TL var yakın arkadaşımın kızı evlenecek kendime güzel bir kıyafet almak istiyorum dedi.

Annem 3000 TL'yi her bir aksiyon için 1000'er TL olarak kullanmayı düşünmedi. Hepsini benim duyabileceğim mesafe sınırları içerisinde tek tek dile getirdi. Bilinçaltıma annemin 9000 TL'ye ihtiyacı olduğu düşüncesini işledi.

Annemin çok planı ve az parası olduğu için düğün takısı olarak hesabına attığım 3000 TL'yi uygun bankamatik bulunamadığı için çekemediğimizden hesabında 6000 TL'si oldu ama düğün takısı yine de 3000 TL olarak tarafımdan sağlandı.

Torununun mevlidi için börek sipariş etti, ödemeyi bana havale etti, kıyafet de beğenmiş seninle çıkınca alırız dedi. Bu da yine bizzat benim kartım tarafından ödeneceği anlamına gelir

Sonuç olarak annem parmağını kımıldatmadan istediği herşeyi yaptırdı, bütün hedeflerine ulaştı, üstüne üstlük bir de bu süreçte hesabındaki parayı ikiye katladı. Devletler gelsinler de ekonomi öğrensinler, adam yönetmek nedir görsünler. 

Bir de hani "Girl Math" dedikleri olay varya bence yukarıda yazdıklarımı göz önüne alırsak "Annemin Matematiği" Girl Math'i döver arkadaşlar

Bu arada beni de bu kadın doğurdu hani, ben de az değilimdir. 

Sevgiler,
Anasının Kızı
25 Aralık 2025

Misafir

Helloo,

Ne olduğunu bile anlamadan bir de baktım ki 35 yaşıma son bir hafta kalmış...

Bu akşam Yelit geliyor onu düşündükçe aklım geçmişe gitti. Bundan 17 sene önce Yelit'le aynı binada staj yapıyorduk. 14 sene önce iş çıkışı Beşiktaş'ta buluşur, Hala'da karışık gözleme sipariş ederdik. Sabahları işe vapurla giderken yan yana kitap okurduk...

İnanamıyorum ne ara geçti onca zaman? Ne ara büyüdük de sıra çocuklarımızı büyütmeye geldi.

Zaman su misali diyorlar ya, geçmişe bakınca doğru geliyor. Bir bakıyorsun ki su misali gelmiş ve geçmiş herşey. Geleceğe bakınca bir bilinmezlik sadece...

35 yaşım için büyük hayallerim vardı, parti verecektim, hemde büyük bir parti! 9 sene önce ev aldığımızda ödediğimiz kredi miktarı asgari ücretin neredeyse üç katıydı. Hayalim 35 yaşımda tam bir kredi taksiti miktarı kadar para harcayıp büyük bir parti yapmaktı.

Zaman geldi geçti, inanılmaz büyük olan o para şimdilerde iki kişinin kahve-tatlı buluşmasını ancak karşılayacak kadar değersizleşti.

Zamanın paraya yaptığının aynısı benim 35 yaş hayallerime de oldu, paranın değerinden benim de enerjimden çaldı. Değil parti yapacak, biri bana parti düzenlese yok sağolun ben gelmeyeyim diyecek kadar tembelleştim.

Canım bu ara eğlenmek istemiyor. 

Kim bilir belki 40'ta yaparım büyük bir parti... 

Belki de 40'ta daha da tembel olurum... 

Yine de hayal etmek güzel şey, düşüneyim bişeyler, misafiriz bu hayatta neticede, kıymetini bilmeli bazı anların değil mi? Geriye dönüp bakınca içimizi ısıtacak anılar biriktirmeli...

Sevgiler,

Applesodaa

Not: Fotoğraf tam dokuz sene öncesinden, gençmişim beh.

24 Aralık 2025

Balkondayım.

Selam dostlarım,

Bir evde en sevmediğin yer neresi diye sorulsa bana, tereddütsüz balkon derim. Hem evin bir parçasıdır, hem de değildir. Eğer kapalı balkon değilse her mevsim kullanamazsın. Kapalı balkonsa da o zaten tam olarak balkon değildir. Evi temiz tuttuğun ölçüde temiz tutamazsın çünkü bir miktar da dışarıya aittir balkon...

Bazen yeterince büyük değildir, burayı ayrıca balkon yapmak için neden emek vermişler ki dersin. Bazen tam istediğin gibidir ama balkona çıkınca komşunla burun buruna geliyorsundur, yine olmaz.

Yani işte bana göre çok gereksizdi bu balkonlar, sarf ettiğim çabaya da değmiyorlardı ta ki bu seneye kadar. 

Ne zaman ki nefessiz kalıyorum kendimi balkonda buluyorum, ki bu sıklıkla yaşanıyor aylardır. Hiçbirşey yapmıyorum, oturmuyorum bile... Sadece öylece durup manzaraya bakıyorum ve derin derin soğuk havayı içime çekiyorum.

Sabahın kör vaktinde güneş doğmadan, gecenin bir vakti karanlıktan göz gözü görmüyorken, çıkıyor, derin derin nefes alıyor ve kemiklerime kadar üşüdüğümü hissettiğimde içeri geri dönüyorum.

Bu sabah Çınar'ı servise bindirdiğimde havanın en sevdiğim soğuk ama yağışsız güzel bir kış sabahına evrildiğini fark ettim. Günlerdir dinmeyen yağmur durmuş, bulutlar aralanmış güneşin ışıkları hafifçe kendini gösterebilmişti.

Eve geri girince bu güzel kış sabahını nefes diye içime çekmek için yine balkona çıktım. Güneşin karşıdaki plazalardan yaptığı yansımayı izledim. Evet, bu hakkını hiç vermediğim balkonun bir de manzarası var inanmazsınız.

Biraz önce yine çıktım, öylece durdum, nefes aldım geldim. Sanırım ne zaman bir şeyler bana çok fazla gelse kaçabildiğim tek yer bu balkon. Bazen sevmediğiniz hatta kıymetini bilmediğiniz bir şeye sonradan sımsıkı tutunuyor olmak ne acayip.

Yani beni ararsanız ya masamdayım, ya balkondayım. Evin gerisine boşuna kira veriyorum gibi, ev sahibine zamdan önce bunu bildirsem dikkate alır mı ki?

Denerim şansımı belki de...

Sevgiler.

Applesoda
20 Aralık 2025

Güzel insanlara çıksın yolunuz...


Sabah Ayşe'den bir mesaj geldi, bir fotoğraf atmış ve "Bugünlerde çok aklıma geldin, nasılsın, iyi misin?" diye yazmış...

Yurtdışında olduğum için yaklaşık bir hafta kadar görüşmemiştik oysa ki... Gerçi hiç de iyi değildim, böyle hatta tam olarak canım burnumda bir haldeydim ama herkese de iyiymiş gibi rol yapıyordum. Mesajı görünce gözlerim doldu.

Mesajın beni mutlu ettiğini söyledim ona da güzellikler diledim. Sonra beni daha da mutlu eden şöyle bir cevap geldi: "Güzel günlerini görelim inşallah kız, ömrün bahar olsun, çiçeklerin daim olsun."

Ne kadar kolay bir insanı mutlu etmek değil mi? 

Bu sıralar mutlu olmayı o kadar unuttum ki, ufacık şeylerin verdiği aşırı mutluluklara şaşırıp kalıyorum her seferinde... Ve bu nasıl bir hiss-i kable'l-vukû diye düşünmeden edemedim...

Bunu unutmamak için buraya yazmak istedim. Ayşem gibi kalbi güzel insanlara çıksın yolunuz, ömrünüz bahar olsun.

Akşam da çiçek kızlarımla buluştuk, biraz sohbet ettik, iyi geldi. Zaten kişinin kalbi güzel olunca iyi gelmemesi mümkün mü?...

Bugün keşfettiğim bir şarkıyı bırakıyorum size, öperim gözlerinizden.

Applesodaa.

8 Eylül 2025

Kızılcıklar oldu mu??


Bücürük yavrum büyüdü de okullu oldu. Gözyaşım pıt!..

Okula girmeden önce bir miktar duygulanan çocuğuma "Ağlamadan içeri girebilirsen eğer sana iki kutu futbolcu kartı alırım." diye rüşvet teklif ettim. Tören uzadıkça uzadı, çocuğum da sıkı pazarlıkçı çıktı, on kutu ile sınıfına yolcu edebildik şükür. Tören biraz daha uzasaydı artık neler olurdu bilemiyorum...

İlk günün beslenme saati problemini de başarıyla atlattık. Yalnız üzerime biraz tarif atın, ne koyuluyor bu beslenme çantalarına yahu? Ben bilmiyorum, yeni geldim de bu noktaya. :)

Okulun ilk gününü tamamlar tamamlamaz soluğu nerede aldım dersiniz? Okul kıyafetleri satan dükkanda tabii ki! İkişer takım yedekli aldığım kıyafetler baktım ki yetecek gibi değil, ikişer takım daha aldım. Ama son bir takım daha almadığıma pişmanım gerçekten, yakında gider onu da alırım herhalde...

Erkek çocukları neden böyle pasaklı oluyor bilmiyorum gerçekten, ne tshirt temiz kalmış ne eşofmanı. Her gün çamaşır yıkayamam, zaten her gün beslenme hazırlayacağım diye gerginim.

Bu sabah kalktım Çınar'a krep yaptım arasına da çikolata kreması sürdüm, okulun ilk günü biraz motive olsun diye. Beslenmesini arkadaşıyla paylaşmış, ikisi de çok memnun kalmışlar, hergün çikokrep istiyorlarmış. :) Tabii tabii emredersiniz... 

Servise de kaydettirdim, bu hafta bir alıştırabilirsek en azından götür-getir kısmından yırtmış olacağım. Yorgunluk seviyemi anlatamam size...

Çınar'a göre öğretmeni "iyi birine benziyormuş", şahsen bu bilgi bana yeterli geldi.

Bir de öğretmenlerin velilere eksik bilgi vermesine bayılıyorum. Haftasonu öğretmen sadece defterlerini getirmeleri yeterli dedi, ama ben öğretmenlere asla güvenemediğim için ilgili derslerin kitaplarını da koymuştum. Bugün öğretmen çıkışta diyor ki kitapları koymamışsınız. Yazsaydın diyecektim de amaağğnnnn dedim.

Bir de mesela haftasonu resim defterleri de gelsin dedi, boya hakkında birşey demedi. Karakalem mi çalışacak bu çocuklar?? Kaç çeşit boya aldırdınız hangisi lazım söylemek çok mu zor??

Ay yok valla yıldızım barışmıyor, barışamıyor. Sadece katlanıyorum...

Neyse okulun ilk gününü başarıyla atlattık... Bakalım son güne kadar neler olacak.

Adios dostlarım.

Yorgun Velisoda
4 Eylül 2025

Uyum haftasına uyumlanamadım.

Selamlar canlarım,

Yine bir uyum haftasını daha çileden çıkarak tamamlamış bulunmaktayım. Okullar beni asla şaşırtmıyor. 

Normalde bir hafta olması gereken uyum haftasının bu sene iki gün, günde ikişer saat olmasına karar vermişler.

Ama tabii o iki saatlik uyum süresinin başlaması için bile gidip uzun süre okulda bekleyip perişan olmak gerekiyor. Kaderimizde varsa çekiyoruz napalım işte?..

Bizim sınıf öğretmenimiz okulumuza bu sene gelmiş, bu nedenle veliler arasında öğretmen hakkında herhangi bir dedikodu mevcut değil.

Velinin biri alenen şöyle dedi, "Hakkında hiçbirşey bilmiyoruz kadının, acayip sinirliyim." Şey diye düşündüm o an: "Hay Allah ya bize önceden cvsini falan gönderseydi keşke, değil mi?... Tövbe estağfurullah ya!" 

Okula mı daha çok sinirlensem yoksa muhatap olduğum şu "velilere" mi bilemiyorum henüz, zamanla karar veririm artık.

O arada kırtasiye alışverişini de ilk günden tamamlayınca, verilen listedekileri aldığımda bu seneki kırtasiye alışverişi çok insaflı çıktı diye düşünmüştüm, aynı günün akşamı Çınar suluğunu kırdı. 

Gittim yenisini almaya, 850 TL verdiğim suluğu yıkamak için açmıştım ki ne göreyim, içine bir sürpriz saklamışlar, içinden çıkan uyarıda "ters çevirince sızdırabilir" yazıyor. Kardeşim çoluk çocuğun eline vereceğiz bunu olay zaten sızdırmaması değil mi? 850 TL'ye sızdırmayan suluk da yapamıyorsanız bırakın canım bu işi! Allah Allah ya!

Nasıl? Temiz delirdim ama değil mi? 

Neyse artık...

Bu akşam kendi kişisel telefonumu elime aldım, dün bir oyun indirmiştim biraz oyalanayım, aklım dağılsın istedim. Bir de baktım ki oyunun yerinde yeller esiyor. Çınar'ın telefonda beş taneden fazla oyun bulundurmasına izin vermiyorum ve indirdiği yeni oyunlar oldukça eskilerini sildiriyorum. O da gün bugündür dedi heralde, intikam olarak oyunumu silmiş. 

Kaldım mı öyle ekranın karşısında. :)

Ay bu arada okul dışında birde "bu hafta" sinirime dokunan kuzenlerimden bahsetmek istiyorum size.

Kuzenlerimden birisi işsiz bir mühendis, işe girdiğinde de pek uzun süre kalamıyor girdiği işte, haliyle geliri de ailesinden tırtıkladığı kadar diyebiliriz. Yalnız kız bir geziyor bir geziyor, gerçekten aklım almıyor. Yahu biz paramız varken çıkamıyoruz şu şehirden, sen böyle işsiz güçsüz 81 ili mütemadiyen nasıl geziyorsun demek istesem de demedim. Muhatap olmaya gerek yok, sonra yine bana iş bul diye başlayacak. Şu hayatta en sevmediğim şey birilerini bir iş için önermek, kalsın ben almayayım.

Bir diğer kuzenime de okul tüm hafta değilmiş, gel de biraz çocuk bak demiştim. O da olur demişti, hatta hangi günler okul yok diye de sormuştu. Bende söyledim ama sonrasında bir ses çıkmadı, beni aramış bu akşam diyor ki: "Yarın geliyorum Çınar'a bakmaya." Bende dedim babasının işi yokmuş o alacak, takılacaklarmış. Bana diyor ki; "Eee ben gelecektim ya!" 

Eee ama şimdi gerçekten sövmeyeyim mi?! 

Dedim ki bende: "Ben nerden bileyim geleceğini, haber mi verdin bana? Sen söylemezsen; vahiy mi inecekti, malum mu olacaktı, içime mi doğacaktı bu bilgi?"

Bakın tarihe geçecek şöyle bir cevap verdi: "Aaa ben kendi içimde plan yapıp, karar vermiştim ama sana söylememişim demek ki."

Başka da bir sözüm yok.

Sonra diyorlar ki neden depresyondasın? Çıkıp da bu delilerle muhatap olacağıma kalıp kendi deliliğimle muhatap olurum daha iyi, en azından benim deliliğim mantık sınırları çerçevesinde varlığını sürdürüyor.

Vallahi yazarken yoruldum, yaşarken ki yorgunluğumu siz hesap edin artık...

Adios amigolar!

Herhangi bir veliyle karakolluk olmazsam kesin kısa zaman içinde geri gelirim.

Sevgiler,

Pek Gazlı Velisoda
29 Ağustos 2025

E bazen ben...

Selaaaam,

Şu anda pek bir keyfim yerinde. Neden?
Çünkü bir takım ufak çaplı hainlikler yaptım.

Aslında kötü niyetli bir insan değilimdir, -yani ben öyle düşünüyorum-, fakat zaman zaman da insanın davranışını değiştirmesi gerekebiliyor tabi.

Ekibimizden bir çalışma istenmişti, bizim ekipte de şöyle bir hava var ellerini işe sürmeyip, yapan kişiden son dakika kopya çekiyorlar. Hoop son bir saatin içinde herkes herşeyi yapmış oluyor. Günlerdir verdiğin emek falan da hiç görünmüyor.

Bu seferki çalışmaya öyle günlerce emek falan da vermedim aslında hepi topu yarım gün falandır. Fakat bu haftaki inanılmaz el oyalayıcı işlerin arasında bunu da yaptım neticede.

Eee ne yaptım peki? Teslim tarihi cuma gün sonu olan çalışmayı 5:45'e kadar beklettim ve 5:45'de attım. 

Evet bazen gerçekten hainim, kimseye kopya veresim de yoktu açıkçası. Hıh banane, çalışsınlar canım aaa, yeter be yeter. :)

Haftanın son gününün son saatlerine gelmiş bulunmamızdan ötürü de pek neşem yerinde, ay durun dilimi ısırayım da.

Yarın da Çınar'ı sabahtan babasına verip İrem'in doğum günün kutlamaya gideceğim. Depresyonumu kendi kendimden uzak tutmak için sosyalleşmeye karar verdim.

Hadi bakalım, hayırlısı.

Öperim gözlerinizden, adios.

Applesodaa.
27 Ağustos 2025

Açılın hala oluyorum...

Helloooo,

Bilmem ki size söyledim mi ama..? Canlarım, çiçeklerim ben hala oluyorum. :)

Herşeyin tam olarak bombok olduğu bir noktada bu güzel gelişmeye odaklanmaya karar verdim. Dedim ki hadi biraz bu iyi hissi büyütelim... Ve böylece Çınar'la beraber doğmamış çocuğa don biçme operasyonumuz başladı.

Çınar alışveriş genlerinin tamamını benden almış arkadaşlar, mağazada onu da alalım bunu da alalım derken, kasa da yüklü bir miktar ödeme yapmamız gerekti tabii ki. Ama inanırmısınız o noktada da battı balık yan gider modundayım. (Diş için olan ödemeleri yaptım da, kredi kartım ağlıyor, ektresi de beni ağlatacak gibi.)

Eve gelince kızlara fotoğraf attık, kuzenim Demet'de böyle olmaz deyip bize bazı örnekler gönderdi, süsleme yapacağız dedi.

Eh dedim tam olsun madem, Çınar'la işe gittik, işyerinin ordaki alışveriş merkezinden de süsleme eksiklerimizi tamamladık. Demet de gelince süsledik. Kendi içimizde büyüttükçe büyüttük, büyüttükçe eğlendik.

Erkek kardeşimle eşine de gelip alın dedik, malum bizim arabamız yok bu sıra. Onlarda yemeğe mi gelelim diye sorunca, olur dedim. Kızlara da diyorum hem hediye aldık, hem süsledik, hem yemek yapıyoruz. Bir yerde yanlış yaptık ama neresi emin değilim. :)

Neyse velhasıl-ı kelam son zamanlarda hayatımızdaki en güzel gelişme buydu. Bizde bir miktar buna tutunduk.

Gerisi gerçekten arapsaçı gibi... Annelik mesaim hiç bitmiyor, 7/24 Çınar'la birlikteyim, çalışırken yanımda ve çalışmak gerçekten ama gerçekten çok zor oluyor. Bütün bunların arasında kahvaltı, yemek hazırlamak, ara ara Çınar'la oynamak, sonsuz sorularına yanıt vermek.

Herhangi bir şekilde mola vermem mümkün olmuyor, çünkü babasının ne kaçta gelip alacağını, ne kaçta getirip bırakacağını biliyorum. Haftasonu iki, üç saat için alıp geri getiriyor. Herhangi bir şekilde boş vaktim kalmasın diye özel olarak çabaladığını düşünmeye başladım artık.

Ben böyle spontane bişeyler yapabilen biri değilim pek, plan-programlı ilerlerim genelde. O iki üç saat için dışarı çıkardığında bende evde kalakalıyorum. Geçtiğimiz cuma Çınar'ı almıştı akşam mesai bitiminde evde boğuluyormuş gibi hissettim ve kalkıp amaçsızca yürümeye çıktım. Deliliğin eşiği dedikleri yerdeyim sanki, bu ara gerçekten aklıma deli deli fikirler geliyor ama ya sabır diyelim.

Yürüyüş yaparken yol kenarında ayaklarını uzatmış oturan bir teyze gördüm. Sanki herkes ve herşey akıp gidiyor, o orada sabit kalıyordu. Herkesin zamanı akarken onunki durmuş gibiydi. Hayattan tek beklentimin emekli olmak olmasını düşündüm o sıra, aslında hiçbir beklentim yok mu demek ki bu? Bilemiyorum inanın bilemiyorum...

Anladım ki kendini iyileştirme yolculuğu yalnız yapman gereken bir yolculuk ve bol bol gözyaşı içeriyor. Ama en zoru da ne biliyor musunuz, kendine zaman vermek. Her konuda bu kadar aceleci bir insan olmam ruhumun bile başına bela oluyor...

Kentsel dönüşüm alanında yürüyüşe çıkınca da insan bir garip hissediyor. Yollarda bakıyorsun etrafına bir tarafın eski, bir tarafın yeni yapılarla dolu, sanki bir yanı geçmiş bir yanı gelecek. Attığın her adımın ardı geçmiş, önü gelecek...

Geçenlerde Çınar'la yürürken ilkokul öğretmenimle karşılaştık, durup da konuşmaya mecalim yoktu ve sadece yanyana yürüyüp geçtik. O an sanki şey gibiydi, çocukluğum yanımdan geçti, bense çocuğumun elini tutuyordum.

Bugünlerde kendi kendime mesaj atmaya başladım birde, konuşacak biri olmayınca insanın aklına gelen fikirleri unutması ne kadar kolaymış meğer... Oysa bugünlerde aklıma gelen herşey bence çok değerli ve unutmaya da gönlüm el vermiyor.

İşte durumlar böyle bu sıralar, ah bir de derin depresyon moduna giriş yaptım. Bir süre gerçekten ama gerçekten oradan çıkacak gibi hissetmiyorum.

Derin depresyon modunda ya hiç uyuyamıyor baykuş gibi sabahı sabah edip beş civarı yatıyorum ya da akşam Çınar'ı uyuturken uyuyup neredeyse on saatlik uykular uyuyorum, gerçekten her konuda ölçüsüz bir insanım.

Yine böyle sabahı sabahı ediyordum iki gün önce, 4:30 civarı sokakta inanılmaz bir gürültü başladı, bağırış-çağırış... Aman heralde kavga çıktı dedim -bendeki gamsızlık seviyesi-. O sırada seslere Çınar uyandı, ben ona su verirken inanılmaz bir gümleme oldu, Allahtan yattığımız oda arka tarafta ses oraya çok şiddetli gelmiyor. Çınar geri yatınca dedim bakayım noluyor, balkona bir çıktım yanıyor sokakta birşey ama ne bilmiyorum. Yan komşuyu balkonda görünce o da araba yanıyor, patladı dedi. Şok içinde bakarken arabanın camları patladı o sırada. Eve de çok yakın, millet sokakta arabasını uzaklaştırma derdinde, öyle hipnoz olmuş gibi kaldım bir süre. Tekrar gümledi, meğerse lastiği patlamış yanarken. O sırada da itfaiye geldi ve söndürmeye başladı. Bende gidip yattım, artık birşey olmaz diye. Bu da bir anımızdı koleksiyonunda yerini aldı.

Yine gelirim. Şimdilik hoşçakalın.

Applesodaa.

15 Ağustos 2025

Cumalar candır, gerisi zarar ziyan...

Günaydın çiçeklerim,

İnanır mısınız cumaya geldik diye horon tepecek durumdayım. Bu hafta o kadar zordu ki.... Hafta direkt içimden geçti sanırım. (Buraya hıçkıra hıçkıra ağlayan suratlı emoji gelecek.)
  • Geçtiğimiz hafta izinli olduğum için pazartesi işe dönmek zaten psikolojik olarak çok zordu, fakat mail kutumda bekleyen 155 mailin de pek yardımı olmadı. Gerçi hakkını yemeyeyim iş arkadaşım maillerin %99'una yanıt vermişti ama psikolojim çalışmayı kabullenemedi yine de.
  • Salı günü dişlerimde bir kaç düzeltme yapılıp, son kez ve kalıcı olarak yerine takılması süreci vardı ki yaklaşık üç buçuk saat dişçide kaldık. Ben elimde laptop çalışıyorum, Çınar dişçideki asistanlarla oyun oynuyor derken günü kapattık.
  • Çarşamba günü kurulum günüydü. Geçtiğimiz hafta pat diye bir akşam istifasını veren bulaşık makinesinin yerine yesini almıştım. Ama almakla bitmiyor ki, hurdacı bulması... Eskiyi vermesi... Yeniyi kurdurması... Bilmem kaç kere o leş olan yerlerin silinmesi... Bütün bunlar yaşanırken resmi olarak çalışıyor olmam da cabası...
  • Perşembe artık bize bir değişim lazım diyerek kendimizi ofise atmaya karar verdim. Bir ara şirketimizin Ceo'suna birşeyler anlatırken Çınar gelip pat diye bana sarıldı. Allahtan çocuksever bir şirketimiz var. :) Ofis sonrası market serüveni yaptık. Eve gelebildiğimizde saat sekizi geçiyordu. O saatten sonra bir de yemek hazırladım, haliyle evde çocuğum var, aç yatmak bir seçenek değil. Bir yandan da arabaya ikinci bir tur yaptım market poşetleri için, bakın o kadar ama o kadar yorgundum ki... Yorgunluktan ağlayasım geldi ama "ağlamicam" inadım tuttu. Ağlamicam, banane.
  • Yemek yaparken de Çınar halimi görünce "Ne oldu?" diye sordu bende çok yorgun olduğumu söyleyince "Gel sana bir sarılayım, enerji vereyim." dedi. Sarıldık bu sefer de gözlerim doldu, duygulandım bana; "Merak etme enerjiler birazdan yüklenir." dedi. Balböceğim ya... İyi ki doğurmuşum.
  • Bugün de işte niyet ettim Allah rızası için haftalardır bekleyen masraflarımı sisteme yüklemeye, gazam mübarek olsun.

Eveeet, bizde durumlar böyle. Fakat ne temiz tükendim be canım. Bu arada benim bu rutinimle haftanın şarkısının "Ben yoruldum hayat." olması gerekirdi ama ben niyeyse sürekli kendimi "Bana biraz renk ver..." söylerken bulduğum için size renkli bir Heybeli konağı fotoğrafı ekledim.

Siz neler yaptınız, anlatın biraz da neşemizi bulalım?

Öperim gözlerinizden.
Applesodaa.

Search

About

Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.