27 Ekim 2023

2023 Eylül Ayı Okuma Raporu


On kitapla okuma rekoru kırdığım Eylül ayı raporuna hepiniz hoşgeldiniz efenim. Okumalara doyamadığım bir ay oldu. Ayrıca Veba Geceleri'ni sonunda okunmuşa havale edebildiğim için az kalsın parti düzenleyecektim. :)

Orhan Veli - Bütün Şiirleri: Aslında Bütün Şiirleri tarzı kitaplar almayı pek sevmiyorum ama nasıl olduysa bu kitap bizim eve gelmeyi başarmış. Akşamdan akşama üç beş şiir okuyup bütün ağustosu bu kitapla geçirdim diyebilirim, eylülün ilk haftası bitirdim. Orhan Veli sevdiğim şairlerden birisidir, bilmediğim pek çok şiirine de denk geldiğimden keyifli bir okuma süreci oldu diyebilirim.

İki Kraliçenin Savaşı: Geçtiğimiz ay ikinci ve üçüncü kitabını okuduğum Kan ve Kül Serisi'nin dördüncü kitabını da okudum. Serinin diğer kitapları henüz basılmadı ama ben bu yazar ablayı tanıyorsam altı yediye kadar varır bu iş... Fantastik türünü çok seviyorsanız okuyabilirsiniz ama çok iyi diyebileceğim bir seri değil.

Davetiye: Çok satanlar kontenjanından ne yazsa aldığım Vi ablamızın son kitabını da okudum. Okurken eğlendiren ama bitince üç güne unutulan kitaplardan birisi, keyifli bir iki saat geçirmek isteyenlere öneririm.

Geri Döndüğüm Yerler: Bu kitabı bloglardan birinde görüp almıştım. Banu Hanım kitaplar hakkında yazmayı çok seven birisi ve bu eserinde de sevdiği kitapları anlatan yazıları var. Bir oturuşta bitecek bir kitap değil, zamana yayarak okudum. Okurken çok keyif aldım ve bu kitapta anlatılan bir çok kitabı da sipariş ettim. Bu açıdan beni çok masrafa sokan bir eser oldu diyebilirim.

Sonun Bacakları: Sevgili Buraneros'un önerisiyle yazarın Başa Dönemeyiz kitabını okumuştum, sonrasında yazarın nasıl öykü yazdığını merak ettiğim için bu kitabı da aldım. Makbule Hanım'ın çevirmenliği ne derece iyi bilmiyorum ama yazarlık şapkasını çok iyi taşıyor diyebilirim. Kitapta çarpıcı, güzel ve düşündüren öyküler mevcuttu. Öneririm.

Kral Kaybederse: Bu kitabı Storytel'de sesli dinledim. Üç yıldır her sezon dizisi çekilmek istenip de çekilemeyince, nedir yani diye bir merağa düştüm. İlginç bir şekilde kitabı sevdim. Aynı yazarın bir kitabını daha sesli dinledim ve kani oldum ki Gülseren Hanım iyi bir yazar değil, bir şeyi bilmek ya da vakıf olmak bir mesele onu gerçekten iyi anlatabilmek başka mesele. Ortak bir yazarla çalışması ya da çok daha iyi bir editörle çalışması daha iyi olurmuş diyebilirim.

Jason Thorn'u Sevmek: Kısa sürede okuyup keyifli bir kaç saat geçirmek amacıyla aldığım kitap amacını yerine getirdi ve beni de pek mesut etti. Hikayeyi gerçekten sevdim, ayrıca yazarın dili de güzeldi. Saçma sapan uzatmadan yerli yerinde bitti. Öneririm.

Veba Geceleri: Allahım evlerden ırak bir kitap, bir daha Orhan Pamuk okumayı kati suretle  düşünmüyorum. Orhan Bey çok iyi bir yazar olabilir ama benim tam olarak tahammül edemediğim bir yazar tiplemesi var ki o da budur. Gerçekten konunun saçma sapan uzatılması mı dersiniz, olmayacak milyon tane detay mı dersiniz, karakter kalabalığı mı dersiniz, ne ararsanız var. Burada Orhan Bey yoktan bir ada var etmiş, bu adayı ve halkını da Osmanlı zamanına yerleştirmiş. Bir çeşit İhsan Oktay Anar çeşitlemesi gibi geldi bana ama olmamış azizim. Onu da sevmemiştim bunu da sevmedim. Allahtan Storytel'de vardı da, oradan dinleyerek sonunda nihayete erdirebildim, çok şükür.

Aramızdaki Uçurum: Çok uzun zaman önce aldığım bir gençlik kitabıydı. Yazarın başka kitaplarını okumuştum seneler evvel, bu kitabını ise diğerlerinden daha çok sevdim ama herkese hitap edeceğini sanmıyorum. Araştırmadan almayınız.

Ejderhaların Kısa Tarihi: Bu küçük kitapları o kadar sevdim ki bulduklarımın hepsini alıyorum. Bu kitapta da ejderha efsanelerinden bahsediyor. Nerede hangi erjerhalar var, kaç yıllarında ortaya çıktı, ortaya çıkış sebepleri neler gibi bir sürü bilgi içeren küçük bir hazine... Çok severek okudum.

Evet dostlar Eylül böyleydi, Ekim dökümünde görüşmek üzere çav.

25 Ekim 2023

Durum Raporu: İyi enerjilerinizden biraz koleksiyon yapmam lazım, atıverin üzerime azıcık...

Hello helloooo,

Dostlar, düşmanlar, Romalılar eteğime bir toplaşıverin. Ayy vazgeçtim düşmanlar safdışı kalsın. Şimdi bana en acilinden bolca iyi niyet, dilek ve enerji lazım. Duyuyorum ki aklınızda "Neden?" diye çınlıyor. O zaman anlatıvereyim.

Efenim aylar aylar evvel yazdıydım belki de unutmuşsunuzdur (unuttuysanız da aşkolsun) ama ofise böyle üstüm başım stabil gelmek durumlarımdan bahsetmiştim.

İşte o günlerde ben ofisteki bazı arkadaşların da verdiği gazı alarak içeride başka bir ekipteki pozisyona başvurdum. 

Başvurduğum bu pozisyonun müdürü hem yabancı hemde yurtdışında ve sizde elbet beni bilirsiniz daimi derdimdir İngilizin ecnebik dili... Neyse iki kere iptal, bir kere yöneticinin unutmasını da sayarsak türlü badireleri aşıp görüşmemizi yaptık. 

Bu arada bu yolda vazgeçmem için bir sürü şey olmadı değil, ama vazgeçmedim. Sebebi pozisyona ölüp bitmem değildi, sadece elimden gelenin en iyisini yapmasaydım üzülürdüm. Sırf kendime saygımdan, kadın "Ay so sorry ben bu görüşmeyi unuttum. Yarım saat sonra görüşelim mi?" dediğinde kırk dakikadır onun gelmesini bekliyor olmama rağmen yılmadım. Sonrasında herkese bir gün zaman tanınıp yaptırılan study-case çalışmasını görüşme ortasında verdiğinde de yılmadım. -Aslında o an ciddi olarak ehh s*kerler beh diye kalkmak aklımdan geçmedi değil.- 

Bu kadın beni beğenmedi direkt yokuş yapıyor galiba diye düşünen iç sesimin ağzına tuvalet terliği ile vurup, aklıma gelen her bir stratejik adımı sıraladım. Valla ne kadar iyiydim bilemem fakat bir süre sonra ikinci görüşme daveti geldi.

İkinci görüşmeyi yapacağım yönetici Türk fakat çok zamandır yurtdışında ikamet ettiğinden "Türklerinde vardır hani bir dil bildiğini gösterme sevdası ya" ben görüşmeye İngilizce hazırlandım. Adam çat çat Türkçe konuştu benle, notlarım İngilizce bakıp beynimde anlık translate ediyorum falan valla ter döktüm.

Yalnız şunu diyebilirim ki İngilizceme güvenmediğimin otuz beş katı kadar Türkçeme güvenirim, resmen şov yaptım. Esasında bu reklam işlerinde iyiyimdir, başka dillere çevirmem gerekmediği sürece... :)

Sonrası işte tatlı bir bekleyiş telaşı... Desem de yemeyin yani bunun tatlı beklemesi mi olur her bir gününde bir tarafımda filler tepişti stresten... Ben içeride olmak üzere dışarıdan bir adayla birlikte son ikiye kaldığımızın bilgisi geldi.

Sonra kimi seçecekler acaba diye her gün düşünüp, taşındık. Velhasıl-ı kelam mübarek bir cuma günü bana beni seçtiklerini bildirdiler ve bir teklif yaptılar. Bende üzerine saniye düşünmeden "evet, evet, evet" dedim.

Nikah masasından sonra en heyecanlandığım evettir, kayda geçilsin. Hayır günlerce beklerken düşünmüşüm zaten o saniye düşünmeye lüzum yoktu. Bu arada günler derken toplam iki buçuk aylık bir süreçten bahsediyorum, bakın valla billa boru değil bu yani...

Evet peki "Şimdi derdin ne senin o zaman bilader?" diye içinizdeki dayı sorduysa, derdimi diyeyim de dermanı oluverin.

Bir türlü geçişim için tarih belirlenemedi, tam üç hafta oldu hala bekliyorum. Buradaki İnsan Kaynakları ekibi Dubai'den haber bekliyoruz diyor (çünkü müdürleri orada), Dubai sadece "Beni bekleyin, ben haber vereceğim." diyor. Yav kardeşim bir tarih verin allah aşkına diye çekirmeme ramak falan da kalmadı, onu zaten geçen hafta yaptım.

Hatta gittim ultra yetkili bir merciye bana bir tarih versinler bir bakıverin de dedim. Ancak hala ortamda ölüm sessizliği var. Düşündüm, taşındım, kalktım size geldim. 

Çevremde mutluluğumla mutlu olan insan sayısı bir elin parmağını geçmediğinden dedim ki gideyim cağnım blog dostlarımdan yardım isteyeyim. Üzerime iyi enerji, dua, dilek ne varsa atsınlar da şu iş bir çözülsün artık...

Yani arafta kalmaktan da bana gına geldi. Eski ekibim bana düzgün iş veremiyor her an gidebilirim stresi var. Yeni ekibim resmi olarak onlara bağlı olmadığımdan iş veremiyor. Öyle ofiste dizi falan izliyorum yani.

Ama yeter artık ben çalışmakla mutlu olan bir insanım, deli çıkacağım yakında kimseye bir faydam kalmayacak! Eee o zaman iş size düştü dostlar, bana bir güzel dua ediverelim elbirliği ile şu işi çözelim.

Sevgiler saygılar.
Beklerken Hiç Hanımefendi Değilim

Not: Fotoğrafı mutlu haberi aldığım gün çekmiştim.
11 Ekim 2023

2023 Ordu

Bir ısrar bir kıyamet... Yıllar sonra mecburen hanimiş de memleket diye düştük yollara. Düştük düşmesine de yol uzun uğranacak yerler var... Önce Karabük'e uğrayıp eltim ve çocukları aldık. Sabaha Amasya'ya vardık, kayınvalidemin ellerinden bir kahvaltı ettik.

 Bahçeye gittik, sebze-meyve topladık. Burada traktörsüz adım atmayan oğlum yüzünden çalıştırılıp yola çıkarılan traktör ve biberleri kökünden kökünden koparan çocuğum ile bakışmaktayız.


Babam Kumru ilçesinde, annemse eskiden Merkez şimdilerde Altınordu olarak isimlendirilen ilçede büyümüş. Evimiz Kumru'da yukarıdaki resimler ise Altınordu'nun Saraycık Köyünden... Solda teyzemin evinin manzarası, ortada ve sağda ise Saraycık Irmağı.


Yason Burnu'na giderken yol kenarından bir görünüş, altta fındık dalları yukarısı mavinin
elli tonu...


En son Ordu'ya gidişim altı sene evveli sanırım o zaman da Yason Kilisesine gelmiştim.
Şimdiyse aynı yerde mimariyi inceleyen küçük danam, pek duygulandım...
Sağda ise kilisenin dıştan görünüşü.


Solda Yason Burnu, sağda Çaka Plajı...
Burnun en ucuna kadar yürümeyi kimse istemedi, o kısım çok daha taşlık aslında.
Plaj güzeldi ve heryer deniz kabukları ile doluydu ki bu beni pek mutlu etti.
Ancak gün ilerleyip de su soğudukça aşırı büyük (insan kafası kadar var) deniz anaları
gelmeye başladı sürekli, bir miktar ürktüm.


Eh köye gelip de kuzinede patates keyfi yapmadan olmaz tabii, patatesler ise kayınvalidemin
bahçesinden, tastamam organik. Sağda ise Boztepe Teleferik'ten kuşbakışı Ordu.

Navigasyonu yanlış ayarlamışım merkeze gideceğimize tepeye arabayla çıkmış bulunduk.
Çocuklar teleferiğe çok binmek istediği için yukardan aşağı teleferikle inip, sonra tekrar tepeye
teleferikle çıktık.

İşte herkes Mersin'e biz tersine hesabı, neyleyelim. :)

Solda Taşbaşı Kilisesi'nden doğru yukarı giden merdivenler, ortada kilisenin bahçesindeki heykellerden birisi, sağda ise kilise bahçesinden deniz manzarası.

Taşbaşı Kilisesi. Aslında burası çok güzel bir yer ama ön tarafta bahçe küçük olduğu için kiliseyi kadraja tam sığdıracak kadar geriye gidemedim. Kısmet.

Yoroz Tepesi. Burası annemlerin köyüne çok yakın eskiden yolu falanda yoktu. Şimdilerde hem yol yapılıyor hemde yukarıda devasa bir seyir terası yapılmış. Pek güzel olmuştu.

Solda yine Yoroz'dan bir manzara, sağda ise tepeden aşağı inen merdivenlerden bir kesit. Oldukça yüksek bir rakıma çıkıldığı için çık çık bitmiyor. Ancak araba yolu da yapıldığı için yolun bir kısmını araba ile gidebiliyorsunuz.

Bir önceki gitmemde tam bir saat tırmanmıştık ve yukarı çıktığımızda sisten hiçbirşey görememiştik. Bu sefer araba ile çıktık, son on dakikalık bir kısmı yürüdük sadece, şansımız da varmış ki hava da mükemmeldi.

Solda Yoroz dönüşü babamların mangal keyfine yetişme sefası, sağda ise Çaka Plajı'ndan topladığımız deniz kabukları.

Son olarak dönüş yolunda çektiğim Osmancık civarı bir yerin manzarası...

Sanırım yılın son gezisi Ordu idi, fakat ne gezdik be canım diyerek gezme tozma işlerini 2024'e kadar kapattım. Yeter artık biraz da evde oturalım canım aaa...

Sevgiler ve selamlarla.

6 Ekim 2023

Bir Modern Sanat Gezmesi Meselesi...

Selam dostlarım,

Pek sevgili sanat aşığı dostum (yazar burada kinaye yapmaktadır) İngiliz Merve ile düştük yollara... Benim İstanbul Modern'e gidelim diye diretmelerime kayıtsız kalamadığı için "Ben modern sanat sevmiyorum!" diye söylene söylene benimle geldi.

Önce Karaköy'de güzel bir kahvaltı yapalım dedim. "Ay bir maaşı burada kahvaltıya mı vereceğiz?" diye başlaması ile "Aslında burada bir simitçi vardı..." diye tutturması bir oldu. Hayır kardeşim vereceğim ben bir maaşı güzel bir yerde oturmak istiyorum desem de...

Kaşla göz arasında kendimi Galata Simitçisi'nde otururken buldum... Kısmette bir maaşı Karaköy'de bırakmamak da varmış, napalım.

Geldik Modern'e ama daha içeri giremeden mimlendik bir kere... Elli bin kere X-Ray'den geçeceğimiz gün, akşama takı yaparız diye düşünen Merveciğim kargaburunlarını da çantasına atmış (sanki bizim evde yok.) Neyse "Çantanızda kerpeten var." diye durdurulmamız ve kargaburun nam-ı diğer kerpetenlerimize el konulması bir oldu. :)

Merve'nin çantasını da emanete verdikten sonra yukarıdan aşağıya gezelim dedik. İyi ki de öyle demişiz çünkü Modern'in en üst katındaki şu manzarayı gören arkadaşım da söylenmeyi bırakıp, bu manzara için bile gelineceğine ikna oldu. :)

Hem zaten ücret de ödememiştik neticede; aklınızda olsun her perşembe İstanbul Modern, Türkiye'de ikamet eden herkes için ücretsiz.


Sanat eserleri konusunda benim değerlendirmelerim "Hımm bu güzel bak ben bunu eve asarım, ya da yok bunu beğenmedim eve asmam." minvalinde iken, Merve'nin değerlendirmeleri "Bu ne şimdi, yok ben hiç anlamıyorum bunlardan..." diye başlayıp eserin açıklamasını okuyunca "Hımm mantıklıymış aslında bak..." diye hak verme şeklindeydi.

Modern Sanat sevmeyen Mervecim çok şükür ki her okuduğu esere hak verdi ve mantıklı buldu. :) Sonra ben galiba faşistim sadece Türklerin eserlerini beğeniyorum diye tutturdu. Bu arada nasıl bir radarı varsa esere uzaktan bakması ile Türk bir sanatçının mı yabancı bir sanatçının mı olduğunu anlayabiliyor.

"Sanat; sanat mı içindir, sanatçı mı içindir?" tartışmasına da düştük bir ara, çok da sanattan anlayan kişiler falan gibi hissettiriyor bu cümle ama yok valla biz sanattan çok da anlamıyoruz aslında. Merve "Sanat halk içndir." derken ben bu konuda kararsızım ama sanıyorum içimde bir yer "Sanatçı içindir." demek istiyor. :)

Sonuçta sanatçının ne anlattığını da açıklamaları okumadan asla anlayamadık. Demek ki halk için değil çıkarımım da buradan geliyor.


Burada gene eve asabileceğime göre iyi olduklarını düşündüğüm eserler ile bakışmaktayız. :) Merve sanatçıların ne anlattığı ile daha ilgili iken, ben genel görünüşlere bakıp geçmekle yetindim diyebiliriz.


Burada mesela üç boyutlu olan bu eser eve asılabilecek ölçüde güzel olmakla beraber çok toz tutacağından (bir Türk kızı asla eve çok toz tutacak birşey sokmaz), eserin sanatçı için olduğuna kanaat getirdim, ikna oldum.


Bu eserin adı "Kapı" pek de meşhurmuş. Açıklamasını okumamıştım ama ben bunu "Tüm kötülükler kapalı kapıların ardında yapılır." olarak yorumlarken Merve de bana pek hak vermişti.

Ofise geldikten sonra bunun ofisten yakın bir arkadaşımın kocasının amcasının eseri olduğunu öğrendim. Dünya küçük dedikleri de işte böyle birşey...


Soldakinin "İyi kızlar cennete, kötü kızlar heryere, bozulan süpürge hortumları da İstanbul Modern'e giderler." olduğuna eminim ama yine açıklamayı okumadım. :)

Sağdaki ne demeye çalışıyor inanın bilmiyorum, siz yorumlayın bakalım.


Bu eseri pek beğenip, bir çok farklı fikre de uyguladık aklımızda... Hatta sanırım bizi sokaklara dökülüp bir şeyler için çağrı başlatıp, bir fark yaratmak istemeye en çok iten eser de buydu. Öyleyse sorarım size; şimdi bu eser ışığında "Sanat kimin içindir?" :)


Eve asmak için pek büyük olması sebebiyle Modern'de kalmasına karar verdiğimiz bir eser. Bir miktar nü olması eve asamayacağımı düşündürmesin. Bakan kişi utanıyorsa oturup gülecek kadar da hin fikirli bir insanım, neyleyek...? :)


Soldaki yerli sanatçının bir başka eseri vardı ama çekmemişim. Bu eseri ise bende ülke gündeminde kendimizi üzerinde hissettiğimiz zemini çağrıştırdı. Sağdakini ise "Etrafımdaki sinsiler ve ben" olarak yorumladım. :)


Soldaki eve götürmeye en yaklaştığım eser olmakla beraber satılmıyordu. Sağdaki ise Modern'in en meşhur eseriymiş. (Yemedim.) :)

Bu eserlerin tam karşısında Refik Anadol'un ışıklı bir odası vardı, bir çeşit eser olarak... Kapısında da bir kuyruk görmeyin. Merve tutturdu bekleyelim. İçeri girdik ki bir mana da yok, ya da biz anlamadık. Merve'ye dedim ki "İslam Medeniyetleri Müzesi'ndeki enstalasyon gösterisi buna on basar." Merve de "Bu da boru değil yani Refik Anadol." dedi. Bende "Hıh!" dedim.

Günün sonunda müzede enstalasyon gösterisini izleyince Merve'nin yorumu "Refik Anadol işine bak kardeşim." :D


Soldakinin s*çtıktan sonra oturup sıvamak için yapılmış bir eser olduğunu düşünsem de Merve tarafından "Yok artık saçmalama!"  diye uyarıldım. :) Sağdakinde ise Merve "Ee burda eser ne?" derken ben eserin piyano değil onu havada tutan çelik halatlar olduğuna çok iknaydım ama Merve yemedi.

Tam bu eserler dolaylarında yine bir odadayken gelen "Çatırt!" sesiyle birlikte Merve'den "Kahretsin gene mi sanata bastık!" nidası yükseldi. Ben hem gülmemeye çalışıp hemde "Sussana kızım millet zaten bizi vandal diye mimledi." demeye çalışıp karın ağrılarına gark oldum.


Solda Modern merdivenlerinden avizenin görünüşü, burada Merve "Bi tavan kalmıştı çekmediğin..." diye çemkirirken avizenin de bir sanat eseri olduğunu fark edince suspus oldu. :)

Sağda ise benim evden aldığı kıyafetlerle evden çıkan Merve'nin sanatsal halini yapmışlar...


Burada sanatçı ne anlatmak istemiş asla bilmesek de ürünlerin Çengelköy Kentsel Dönüşüm Alanı'ndan alındığına yüzde yüz emindik. Sonuçta evimin yanı ben bilmem mi? Her gün görüyorum böyle şeyler sokakta...

O zaman soruyorum şimdi "Sanat burada nerede?" kafamda deli sorular...


Merveciğimin okuduktan sonra en çok hak verdiği eserlerden biriydi. Yalan da söylemek istemem ama üstteki gerçek iken alttaki gerçeğin medyadaki yansıması mıydı, neydi, öyle birşeydi işte...


Bu eser de Merve tarafından pek beğenildi. Sanatçı fotoğraflarda sadece insanların birbirlerine dokunma anlarını alıp sonra böyle çizmiş tekrardan, fakat neden yapmıştı bunu hiç hatırlayamadım. :)


Son olarak da şu sıralar giderseniz görebileceğiniz Nuri Bilge Ceylan'dan "Bir Başka Yerde" isimli resim sergisi... Sergideki resimler oldukça güzeldi, çarpıcı renklerde, çarpıcı insan fotoğrafları vardı.


Modern gezisi bitince yan taraftaki Galataport'a geçtik. O sırada "Dur şu kapıdaki çirkin heykele bir vandalizm yapayım." diye delice fikirleri olan Merve'yi neyse ki alandan uzaklaştırabildim. Sonra kerpetenlerimizi unuttuğumuz fark edip geri dönmek zorunda kaldık.

Tekrar Galataport'a döndük. Soldaki kitabı günün anısına alalım dedikse de baktık aynı paraya internetten iki tane alabiliyoruz, hemen oracıkta sipariş geçtim gitti, canımsın Amazon.

Ortada Galataport'dan deniz manzarası, sağda ise Şekerci Cafer Erol soluklanmamız esnasında içtiğim acayip tatlı bir şerbet.

Günün devamında İslam Medeniyetleri Müzesi'ne de gittik. Burada kerpetenlerimizi gören güvenlik görevlisi kız "Siz iyi insanlara benziyorsunuz, kalsın." dedi. Öyle bir vaybımız da var yani bilin istedim, iyi insanız biz. :)

Son olarak İstanbul'da turist olmak çok güzel ama yaşamak için aynı şeyi diyemem.

Bir başka sanat-sepet yazısında görüşmek üzere, çav. :)

Not: İngiliz Merveciğim ile bir önceki sergi gezimizi okumadıysanız, buradan buyurun.
5 Ekim 2023

Yalanlar yalanlar söyledim...

Morning morning canlarım,

Yazın sonunda biz Ordu'dan döndüğümüzde annem bir on gün daha memlekette kaldı. Bu arada hem evden homofis çalışıp, hem çocuk bakan, her gün akşama ne pişireceğim diye düşünen bünyeme de daral geldi.

Annem döndükten sonra, dedim ki ben izin alayım kimseye de söylemeyeyim. Çünkü söylesem annem de kendi planlarını yapacak ve ben gene istediğim hiç birşeyi yapamayacağım. 

Böylece kafa iznine çıkmış bulundum. İznin ilk gününde ne yaptığım malumunuz bir sinema, üzerine biraz avm turu derken kendi başıma gayet sakin bir gün geçirdim.

İkinci gün evde bütün gün pineklemeyi planlarken aklıma salı pazarı düştü. Sanırım en son lisede falan gitmiştim. Eşime biraz naz-niyaz ettikten sonra kendimi pazara bıraktırdım. :)

Sonra anladım ki ben bu tür kaoslar için çok yaşlanmışım arkadaşlar. Tezgahların önü bir kuyruk ki sormayın, hayır fiyatlar da mağazadan az hallice ama ne bileyim insanlardaki bu sevda neden?... Birde herkes valizle gelmiş, alıp alıp valize atıyorlar, ilginç geldi.

O sırada beni bırakıp dönen eşimi annem görmüş, eşim anneme beni bıraktığını söylemiş. Annem beni aradı işe mi gittin dedi. Yoo dedim, aslında evdeyim diyecektim fakat tam o sırada birisi "Gel vatandaş gel..." nidası atınca yalanım ikindi ezanını bile göremedi inanın. Öğleden sonra izin aldım dedim.

Pazardaki kaos beni açmayınca hızlıca turlayıp çıktım, zaten yalanım da aşikar olmuş, keyfim kaçmış. Sonra kuzenimle Ümraniye'de buluşmak için o tarafa geçtim onu beklerken de resimdeki tatlı ile kendime biraz moral, motivasyon yüklemesi yaptım. Bir müddet de kuzenime elbise bakmak için mağaza mağaza dolaştıktan sonra kendimi eve attım.

Üçüncü gün İngiliz Merve ile birlikte birkaç birşey almaya Eminönü'ne gidelim dedik. Bilirsiniz ki buraya erken gitmek gerekir. Gerçi tabii Merve uyuyakaldığı için biz öğlene ancak vardık ama neyse... Almaya gittiğimiz şeylerin bir kısmını unutsak da almaya gitmediğimiz birçok şeyi de alarak döndük orası da ayrı. :)

Beta Tea sponsorluğunda yenilenen handa oturup keyif yaptık dönmeden ki bu kısım günün yorgunluğunu almaya yetti. Geç gittiğimiz için dönüşümüz sarktı, anneme de mesaiye kalmış havası vermek zorunda kaldım ama neyse...

Dördüncü gün soluğu İstanbul Modern'de aldık. Eşlikçim İngiliz Merve ile bir sergiyi daha nasıl gezdiğimizi bir sonraki yazıda detaylıca anlatacağım. Gene gülmekten karnımıza ağrılar giren bir sanat gezmesi oldu. :)

Sonrasında projesine çok çalıştığım ama alamadığımız Galataport'u gezdik. Ordan da bizim evin orada yer alan Büyük Çamlıca Camii'nin İslam Medeniyetleri Müzesi'ne getirdim Merve'yi...

Yorgunluktan tükenmiş bir şekilde eve zor indik, anneme de gene mesai bitişi camiye çıktık diye yalan attık. Bu hafta söylediğim yalanları tek tek yazıyorum ki ilerde unuturum falan başıma bela olmasın, açar kontrol ederim. :)

Son gün artık gezecek takatimiz kalmadığından yeni evli kuzenim bizi evine çağırınca kalktık ona gittik. Kuzenim ne hayal etmişti bilmiyorum ama biz yiyip içip yatma niyetiyle gitmiştik ki öyle de oldu. Yedik, içtik, attık kendimizi koltuklara. TV'de Ömür İle İlyas'ın hikayesini açtık (Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz sevgimi kimse sorgulamasın). Ömür Reis'e sevgimizi pekiştirip İlyas'a küfürler ederek bayağı terapisel bir gün geçirdik. 

Bu son gün için de anneme Demet'in evinden çalıştım yalanı attım. Akşam da kocam bizi almaya geldi. Kapanış bayağı iyiydi yani...

Eh sizin de gördüğünüz üzere fakat ne çalıştım be canım. :)

Sevgiler Yalan Söylerken Pek Hanımefendiyim'den...

4 Ekim 2023

Nasıl Buraneros olunur?

Selam dostlar,

Bir günlüğüne bir başkasının adımlarını izlemeye karar vermiştim aylar evvel. Kendi kendime verdiğim kafa izni ile de bir hafta boşa düşünce ilk iş bu planımı uygulamaya niyet ettim.

Ettim etmesine de bu işlerin de acemisiyiz efendim, nereden başlasam bilemedim. Sabah izne çıktığımdan bihaber anneme çocuğumu çalışacakmışım edasıyla teslim edip biraz kitap okudum. 

Sonrasında bilgisayarımı açıp (bu aralar hiç birşeye telefondan bakmak istememek gibi bir huy edindim) eve yakın sinemalarda neler gösterimde diye kontrol ettim. Bir miktar Başka Sinema filmlerine meyleder gibi olsam da tam anlamıyla beynimi hiç yormadan gelişine bir gün yaşamak istediğimden pas geçip, düşünmeye mahal vermeyecek bir ergen filminde karar kıldım.

O arada Rex olsaydı da gidip kocaman salonlarında keyif eyleseydim diye aklımdan geçince içim bir cız etti ama ne yapalım değişime ayak uydurmak zorundayız neticede...

İş trafiği olmayan saatlerde nereye kaç dakikada gidilir tamamen bihaberim, o nedenle erkenden evden çıktım. Niyetim örnek aldığım bloggerın tüm adımlarını takip etmekti, ancak evdeki hesap avm'ye uymadı.

Sinemaya geldiğimde önce biletimi almaya yukarı çıktım. Biletimi alınca -ki bilet fiyatları da el yakıyor-  aşağı inip Migros'tan sağlıklı birşeyler bakacaktım ki yanlışlıkla sinema alanına giriş yaptığımı fark ettim.

Çıkıp geri girsem mi, yoksa kalsam mı derken aman neyse deyip bir köşeye oturup Aylin Balboa'nın satırları eşliğinde bir miktar kafa dağıttıktan sonra filmin başlamasına yakın salona girdim.

Günün ilk seansında sinemaya gelmenin kötü tarafı mısır alacak kimseyi bulamamamdı, bu biraz üzdü beni ama iyi tarafı ise salonda iki kişi dikkat dağınıklığı olmadan film keyfi yapmak oldu.

Filmde umduğumu buldum diyebilirim üzerine düşünmeyi gerektirecek hiçbir konu yoktu, sessiz salonda çarpıcı manzaralar eşliğinde karizmatik bir oğlan ve güzel bir kızı seyretmenin keyfine vardık. Her romantik film gibi mutlu sona bir şekilde ulaştık ve olaysız dağıldık.

Sonrasında sabahtan beri birşey yememiş olan bünyeme biraz can gelsin diye kendime bir hamburger ısmarladım -sağlıklı beslenmek de hamburgerciyi görene kadardı işte- uzun zamandır denk gelmediğim restoranın rokfor peynirli hamburgeri yerken güzeldi ama karnım doyunca da keşke yemese miydim olmadım değil...

Bir miktar vitrin seyretmenin keyfine de vardıktan sonra avm'den ayrıldım ve evin yolunu tuttum. Kulağımda Tilbe Saran'ın sesinden bir Orhan Pamuk romanıyla salına salına eve geldim ve gezmek de yormuyor değil derken yalancı mesai saatimin bittiğini fark edip, usulcacık anneme geçip işyerinde de ne kadar yoruldum diye bir iki söylenip günü kapattım.

Bu haftanın devamında da hergün çalışıyormuş gibi nerelere gittiğimi size yazacağım, takipte kalın. :)

Adios sevgili dostlar.

Search

About

Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.