londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Eylül 2026

Çınar'la İngiltere turuna çıkıyoruz.

 Dostlarım,

Uzun zamandır Çınar'la yaptığımız ilk yurtdışı gezisini yazmak istiyordum, ancak kısmet oldu. Hazırsanız başlayalım! Bu oldukça uzun bir yazı olacak, çayınızı-çerezinizi yanınıza almayı unutmayın.

İlk yurtdışı gezimiz tabii ki de Çınar'ın Merme'sine olacaktı. İngiliz Merve'yi görmek için mart ayında düştük yollara. Bu arada biletleri o kadar uzun zaman önce almıştım ki, ara tatile denk getirip Çınar'a sürpriz yapmak istemiştim ama bir yerde bana da sürpriz oldu. Çünkü meğerse tatilimiz tam olarak Ramazan'ın son haftasına denk geliyormuş.

Gezimiz daha havalimanında olaylı başladı, Çınar'ın uzun zamandır sallanan dişi havalimanında düştü, dişi de düşürüp kaybettik o hengamede. 

Yolculuk nedeniyle miktar duygusallaşan çocuğumun modu yerine gelsin diye, gel oyuncak bakalım dedim. Bu arada seyahatlerimizden önce bir oyuncak sınırı belirliyorum, bu seyahatta Çınar'ın dört oyuncak hakkı vardı. -Kendisi sıkı pazarlıkçıdır bu arada; bir diye başlıyoruz pazarlığa artık nerede insafa gelirse.-

Bir de Melike önceki seyahatinden kalan 20 poundu Çınar'a harçlık olarak verdi. Onunla alacaklarına da biz karışmadık ama seyahat boyu parasının hesabını yapması, kalanı artanı hesaplaması açısından hoştu.


Ben bileti çok uzun zaman önce alınca, havayolu firması da on dakika, yirmi dakika diye diye bileti aylar boyunca öteleyince kendimizi gece yarısı seyahat ediyor bulduk.

Çınar'ın bi uyuyup bi uyanması bakımından benim için çok zorluydu, çünkü uçaktan inince trenle Gatwick'den Luton'a geçmemiz gerekiyordu.

En trajikomik olansa, Luton bileti gece yarısı diye onu almayıp daha erken bir saate Gatwick için bilet almıştım. Ama günün sonunda havayolu firması sağolsun gene olmaktan korktuğum yerde buldum kendimi.

Bu arada inişimizle trenin kalkışı arasında 40 dakika vardı. Havalimanının içinde depar attım çocukla ve iki valizle resmen. Tam herşeyi hallettim, tren biletlerini makineden çıktı aldım, oh be dedim ki....

Çınar "Anne tuvaletim geldi." dedi. Ağlamadım arkadaşlar, içime attım, bir de üstüne bir tur daha havalimanında depar attım. Ama sonuç olarak o trene yetiştim.

Maşallah bana!

Neyse ki sonrasında Merve bizi Luton'dan aldı, Ramazan olduğu için arkadaşı da bizi sahura davet etmiş, arkadaşına sahura gittik. Gittiğimiz evin çocukları da Çınar'la yaşıt olunca, uykusu sürekli bölündüğü için nemrut nemrut bakınan oğlumun yüzüne renk geldi.

Bu arada sol üst fotoğraf Merve'nin köyü Cranfield'dan, Merve'nin küçük evinin manzarası, sağda ve sol altta Merve'nin okulunda tura çıkan küçük danam, en son fotoğraf da Merve'nin gecikmeli doğum günü kutlaması.

İkinci gün Londra'ya gittik. Çınar'ın Londra metrolarındaki rahatlığı beni benden aldı. Metrolar korkunç pis olduğu için ben elimi cebimden çıkarmazken oğlumdaki rahatlık seviyesini soldaki ilk fotoğrafta görebilirsiniz.

Natural History Museum'u Çınar'la detaylı gezerim diye daha önceki gelişimde kısacık gezmiştim. Çınar sadece vahşi hayvanlar ve müze shopları ile ilgilendiği için ancak dinozorlara kadar görebildim.

Solda dinozor mutlusu Çınar, ortada Çınar'a genel kültür yüklemesi yaparken Merve, en sağda da ahretliğim ve ben. 

Solda, St. James parkında sicap besleyen yavrum mutlu ama aslında sincapları beslemek yasakmış, oysa ki kajuyu ona acıktı diye atıştırmalık olarak vermiştim ne bileyim arkamı dönünce sincapları besleyeceğini. 

Ortada, Victoria & Albert Müzesinin kafesinde yine mutlu edemediğim evladım. Ne yapsanız yaranamazsınız bazen, oruç aklımızla sürekli Çınar'ın yemek yemesi için mekanlarda oturmak bi tık zorlamadı desem yalan olur. Bir de üzerine günde neredeyse yirmi bin adım attığımızı hesaba katarsanız, hayat bir hafta boyunca oldukça zordu arkadaşlar.

En sağda Science Müzesinden aldığı astronot yemeğini bize öven Çınar, o kadar ama o kadar övdü ki şu dandik şeyi, gidip bir tane de kendimize mi alsak, iftardan sonra denerdik diye düşündük.

Londra gezimizi Open Iftar etkinliği ile sonlandırdık. Trafalgar Meydanı'nın tamamı bu etkinlik için kapatılmıştı. Open Iftar oldukça prestijli bir etkinlikmiş ve bir çok Avrupa şehrinde yapılıyormuş, Merve'cim bir daha ne zaman Ramazan'da geleceksiniz sanki deyip bize de bilet almış.

Etkinlik çok kalabalıktı, kalabalık olacağından da bir saat kadar erken gidip giriş yaptık. Öncesinde birlik beraberliğe çağıran konuşmalar yapıldı, meydanda kuran okundu, namaz kılındı. Bu anlamda çok güzeldi. Tek kötü yanı bir saat boyunca beklerken donduğumuz için yemeklerin de soğuk dağıtılmasıyla beraber hepten donduk.

Öğrendiğime göre ilk kez bu sene böyle soğuk yemek servis edilmiş, neyse katıldığıma mutlu oldum ancak bir sonraki sefere böyle bir etkinliğe gidersem yanımda yemeğimi götürürüm.

Dipnot: Dağıtılan hurmalar mükemmeldi, ben hurmanın asıl membağı olan ülkere seyahat ediyorum ama bu kadar büyük hurmaya hiç denk gelmemiştim.

Sonraki gün Cambridge'e gitmeye karar verdik. İlk fotoğrafta arabadan iner inmez bana çiçek toplayan küçük romantik sıpam var.

İkinci fotoğrafta bir bir köprünün üstündeyiz ama kadrajda ünlü Matematik Köprüsü var.

Son fotoğraf ise bulunduğumuz köprüden nehrin diğer yakası...

Cambridge'de inanılmaz bir göz şenliği yaşadık, her yerde pembe beyaz manolyalar açmıştı. Gezdikçe içimiz açıldı.

Ortada bir kilise bahçesinde bulduğum manolya ağacı altında çocuklarım.

En sağda ise Newton'un başına düşen elmanın ağacının torununun torununa bakmaktasınız.

Solda sokaklarda şen şakrak gezen benimkiler. Ortada Fitzgerald Müzesi'nin girişi, en sağda ise müzenin iç merdivenleri.

Bu müzeyi ben atmosferi yüzünden çok sevdim, Çınar ise sergiledikleri kılıç kalkanlar açısından.

Müzede çocuklara kağıt - boya kalemleri vs veriyorlar, müzeyi gezerken resim yapsınlar diye.

Solda ressamımız Çınar Bey'e poz veriyorum, ortada ise ressamımızın eserini görebilirsiniz.

En sağda ise Çınar'ın müzeden aldığı şövalye, torunum olur kendisi.

Solda meşhur Corpus Clock'un mekanizmasını Çınar'a anlatan Merve, ortada bulduğumuz tatlış bir kitapçıda harita arayan Merve, en sağda da Cambridge sokaklarında benimkiler.

Soldaki ve ortadaki fotoğraf Cambridge Üniversitesi'nin kitapçısından, şurada oturup zaman geçirmek isterdim ama Çınar'la ne mümkün. En sağda ise İngiltere'de her yerde görebileceğiniz Harry Potter ürünleri satan dükkanlardan birisi.

Günü Cambridge Merkez Camii'nde sonlandırdık, iftarı da burada yaptık. Ramazan boyunca dünyanın her yerinden müslüman toplulukları bu şekilde iftarlar organize ediyormuş. İlk iki gün Merve'nin okulunda iftar yapmıştık, iftar organizasyonunu Türklerin yaptığı günlerdi.

Çok hoşuma gitti açıkçası, dünyanın her yerinden farklı farklı insanlarla iftar münasebetiyle bir araya gelmek; hem sohbet şansı hem iftarı paylaşma duygusu çok güzeldi. Oruçlu olarak gezmek ne kadar zorsa da iftarların güzelleği bu zorluğu gölgede bıraktı açıkçası ve Ramazan'da seyahat ettiğime de sevindim. Yoksa nasıl haberim olacaktı ki?

Dipnot: Bu camiinin yapımı için birçok bağış toplanmış, ancak en büyük bağışların bir kısmı Türk Diyanet Vakfı ve Türkiye'den bazı vakıflar tarafından sağlanmış, o yüzden Türklerin camiinin yapımındaki katkısı nedeniyle camii Türk destekli olarak anılıyor.

Sonraki gün Oxford'a gittik. Solda Sighs Köprüsü, ortada Oxford'da deliler gibi koşturup her yere tırmanmak isteyen çocuğum ve en sağda ekibimiz.

Okul binaları Oxford'un tamamına yayılmış durumda, burası en meşhur olan Harry Potter'in yemek salonuna da ilham olan ana bina.

Turist olarak her binaya girmenin ayrı ücreti var, Merve ne kadar isterlerse vereceğimi bildiğinden, ev ekonomisi de yapmak amaçlı Oxford'da okuyan bir arkadaşına haber vermiş, arkadaşı bizi gezdirdi.

Oxford'da okuyorsanız yanınızda iki kişiyi ücretsiz binalara sokabiliyorsunuz, çoğu yerde Çınar'ı saymadılar, hep birlikte girdik dolaştık.

Burada bahçelerde koşturan küçük sıpam ve hoşuma giden bina girişlerinden bazı tavan detayları ile bakışmaktasınız.

Soldaki fotoğrafımız çok güzel çıkmış, bu geziden favorim bu fotoğraf.
Ortada ve sağda; New College binası aynı zamanda Harry Potter Felsefe Taşı filminde uçuş derslerinin çekildiği yer.


Burada New College'in iç kısmını keşfediyoruz, ortada yediği bazı bir takım haltlar yüzünden Merve tarafından azarlanan Çınar, sağda da ikisini kendi haline bırakmış olan ben.


Hala New College'dayız, ortada Harry Potter ve Ateş Kadehi filminde Moddy'nin Malfoy'u gelinciğe çevirdi o ağacın altı var.

Daha önce Merve ile Oxford'a gelen Melike bizim fotoğraflarımızı görünce "Ama ben buralara gitmedim." diye serzenişte bulundu. Bende "Merve Harry Potter izlemiş mi ki götürsün seni, ben elimde listeyle geldim." dedim. :)

Bir sonraki seyahatimizde Merve'yi satıp Melike ile Oxford'a gitmemiz lazımmış, notlarımıza ekledik.


Oxford okul binalarından vitray detayları, ortadaki kilise tam olarak hangi binadaydı hatırlamıyorum.


Yine Oxford okul binalarından bazı detaylar ve son karede eve dönüş yolunda minnak yavrumla ben.

Normalde Merve ne zaman birşey almak istesek gereksiz der, ona o para verilir mi der, hiç susmaz, birşey de aldırmaz. Merve'ye rağmen alışveriş yapmak zordur inanın.

Ama oruç başına vurduğundan Oxford'da gezerken aldıklarıma pek müdahele edemedi. 

Solda basilik kanını bile çay bardağında içen Türkler olarak biz, sağda da aldığım turist kazıklama ürünü içeçekler.

Tadı güzel değildi, ayrıca sağdakinin kaymakbirası olduğunu iddia ediyorlara ama uzaktan yakından alakası yok dostlarım.

İşte böyle bütün bir hafta orası senin, burası benim gezdik. Orucumuzu her gün farklı bir yerde farklı insanlarla açtık. Çınar aldıklarından ve gördüklerinden memnundu.

Benimse bu tatil sonrası dinlenmek için bir tatile daha ihtiyacım vardı.

Çınar bu tatilden önce Harry Potter izlememişti ama eve döndüğümüzde ilk filmi izlemesine izin verdim. Filmde kırmızı otobüsleri gördüğünde "Aaa anne biz buraya gitmiştik dimi!" diye çok şaşırdı, sonrasında uçuş derslerinin olduğu sahne gelince yine gittiğimiz yeri tanıdı.

Onun dünyasının bu kadar küçük olması, dünyasında ve hayallerinde her yerin erişilebilir olması beni çok mutlu ediyor. Çünkü ben Harry Potter okuduğumda Londra benim için dünyanın bir ucuydu ve bir gün gerçekten gidip görebilir miyim diye o küçük aklım asla hayal kurmamıştı.

Buraya kadar okuduysanız azminize sağlık, gözlerinizden öperim.

Adios, Applesodaa.

18 Şubat 2025

Londra yolları dar daaar...

Selam,

Eğer hazırsanız sizi bugün Londra turuna çıkaracağım.
Yalnız baştan uyarayım, bu uzun bir yazı olacak; çayınızı - kahvenizi, fındığınızı - fıstığınızı
yanınıza alın.

Pazar günü köy köy gezdikten sonra pazartesi Melike'yi işe uğurlayıp Merve ile Londra 
yollarına düştük.

İşin bana göre en garip tarafı sabahın köründe kalkıp hiçbir yere gidemiyor olmak, çünkü 
işe gidiş - geliş saatlerinde biletler daha pahalı. Bu saatler dışında giderseniz tam gün kullanabileceğiniz
bir bilet alma hakkınız da oluyor.

Neyse efenim biz Milton Keynes kasabasından şehire ineceğimiz için daha avantajlı olacağından
tam gün bilet aldık. Melike de geceden elimize bir liste tutuşturdu.
"Ben son geldiğimde bu listeye göre gezmiştim, alın incelersiniz diye."


Melike'nin listesine göre sabah ilk gitmemiz gereken yer Buckingham Sarayı'ydı. Biz de 
tabii ki son saniyede de olsa vardık, meğerse tam o saatte atlı askerlerin gösterisi oluyormuş da
Melike ondan ilk sıraya burayı koymuş.

Bu arada bu sarayın yeri bende pek bir ayrıdır. Üniversitede üç boyutlu modellemesini yapmıştım.
Az çileli günler değildi, hey gidi. :)


Solda Buckingham önünde sinsi sinsi üniversite anılarımı yad ederken kameraya yakalanmışım.
Ortada St. James Park'ından sincap ve kuş görüyorsunuz. Merve; "Çek çek çabuk sincabı çek
buraya gelip de sincap görmezsen, gelmiş sayılmazsın." diye uyardı beni.

Çektim arkadaşlar, gittim yani oradaydım. :) 

Bu arada buradaki bilumum tüm kanatlılar Kraliçe'nin şahsi malıymış, aman diyeyim kışt falan dersiniz
başınız belaya girmesin. Sonra ben bilmiyordum demeyin.

Sağda da London Eye'a uzaktan bakan sırtımın manzarası... Londra'daki ilk günümüzde Merve'nin
çektiği tüm fotoğraflar o kadar kötü çıkıyordu ki en sonunda hepsinde sırtımı dönmeye
başladım.

Benim Merve'yi çektiğim fotoğraflarda -ki ilerde göreceksiniz- Merve'nin premses gibi
çıkması dolayısıyla ben Merve'nin fotoğraf çekmekten anlamadığına;
Merve ise benim telefonumun sadece onu güzel çektiğine kanaat getirdi.


St. James Park'da İngiliz Merveciğim ve ben. Tabii ki fotoğrafı ben çektim.


Solda London Eye'a yakından bir bakış atarken...
Merve London Eye'a binmenin "turist kazıklama aktivitesi" olduğuna kanaat getirdiği için
bizim böyle bir deneyimimiz olamadı tabi ki.

Sağda da o meşhur telefon kulubesi...
Meğerse herkes bu kulübeyi arıyormuş şu arkadaki Big Ben saat kulesi de göründüğü için, 
bir de ordan geçen bir kırmızı otobüsü de kadraja alabilirseniz %100 bir Londra fotoğrafınız olmuş sayılıyormuş.

Benimkinde otobüs olmaması bir yana, dünya kadar insan vardı, kuzenim son teknoloji
telefonuyla hepsini yok etti.

Ay keşke sevmediğimiz insanları da hayatımızdan böyle silebilsek...
Neyse şimdi konuyu dağıtmayayım.

Ay bu arada burada kuyruk vardı ve Merve'ye göre ilk kez kuyruğa denk geliyormuş kendisi,
bütün dünya benimle aynı anda, aynı pazartesi Londra'ya gitmeye
karar verdiyse demek.


Sıradaki durağımız Victoria & Albert Hall.
Solda müzenin iç avlusundan bir görüntü görüyorsunuz. Burası çok güzeldi yalnız çocuğumla gitsem
şu sularda şıpıdık şıpıdık oynardı yavrum, çocuklara serbestmiş bu arada suya girivermek.

Ortada İngilizlerin meşhur çöreği "scone", bunun envai çeşidi varmış.
Ancak Merve en güzelinin burada satıldığını ve sade olan olduğunu söyledi. Ben kimim ki 
reddedeceğim? Yanında kaymak ve reçel ile servis ediliyor, denedik beğendik
efenim, öneririm.

Sağda ise Merve ile benim "Padişahım çok yaşa!" pozumuz.

Sadece Fatih'in portresine bakıp çıkacağız dediği müzede kaybolup da bir türlü çıkamadık ya neyse...


Victoria & Albert'da ne var derseniz, ki demeseniz de söyleyeceğim;
Güneşin Batmadığı İmparatorluk olarak adlandırıldıkları dönemde dünyanın dört bir yanından
çalıp getirdikleri eserler var!

Hayır eserler de öyle büyük ki, yani o zamanın şartları ile bunları nasıl çaldınız?
Hadi çaldınız nasıl taşıdınız? İnsan hayret ediyor.

Bir yerden sonra zaten sinirim bozuldu buldukları herşeyi çalmışlar diye, yere batsın böyle
medeniyet diye söve söve çıktım.

En sağdaki Davut heykeli bu arada, yazarken gene bir sinir geldi, unutuyordum
söylemeyi az daha.


Solda National History Müzesi'nin dışarıdan görünüşü, rehberimiz Merve Hanım'ın dediğine göre
şu parlak dinozor heykeli yeni yapılmış.

İçerde bilimum hayvanın iskeleti, bilmem nesi mevcut.
Tam çocukla sabah gidilip, akşama kadar oyalanılacak yer gerçekten, ilerde Çınar'la nasıl olsa
gezeriz diye çok da gezmedim açıkçası.

Sağda meşhur balina iskeleti önünde Merve'ye verdiğim pozlar sonrası fotoğrafları
kontrol ettiğimde yaşadığım hüsranı görebilirsiniz.


Yolda gördüğüm "Böcek Oteli".
"Kardeşim sizce de, siz bu medeniyet işininin biraz b*kunu çıkarmamış mısınız?"
diye her gelen geçeni durdurup sormak istediğim bir andı.

Böcek Oteli ne ya? Hem de şehrin göbeğinde...
Tövbe...


Burası da British Museum, Merve burayı ruhsuz bulduğu ve hiç sevmediği için gezmek istemiyordu.
Ama ben Müze Shop'larını çok sevdiğim için kendisini zorla alışveriş alanına soktum.

Müze'de ne var ne yok hiç bilmiyorum.
Şu ortadakilerden Çınar'a alsam mı dedim ama gerçekten metaldi. Sonra dedim "Amaağn şimdi
yolda izde başıma dert olur, kalsın." :)

Sağda da çini ve nazar motifli bilumum ürün mevcuttu, bir an kendimi Eminönü'ne gelmiş 
gibi hissettim inanın ki.

Bu arada Merve ve ben aynı renk aynı sweatshirtleri giyiyorduk. 
Tam bu alanda bir teyze bizi durdurup "Sizin üzerinizde ne yazıyor?" diye sordu.

Sweatshirtin üzerinde "Herşeye kader dema, bazisu da senin fışkı yemendir" yazması
nedeniyle Merve de "Anlat bakalım, nasıl anlatacaksın?!" diye kıs kıs
gülmeye başladı.

Kibar bir versiyonuna çevirip söyleyiverdim, biz yılda yüz kitabı boşuna okumuyoruz heralde
hey gidi. :)


Efenim burada da üç farklı açıdan Diana'nın da içinde evlendiği St. Paul Katedrali ile bakışıyoruz.
Bu arada Melike listesine katedralin adının yanına -saat 5'te burada ol- yazmış.

Bende ne bileyim belli bir saatten sonra kapanıyor falan sandım.
Meğerse normalde 20£ olan giriş ücreti ayin saatlerinde alınmıyormuş, saat 5'te de bilin bakalım
ne varmış??

Tam üstüne bastınız evet ayin! Oraya kadar gelmişiz artık girmeyecek değiliz.
İçeri girdik Merve diyor "Dur bir mum yakalım." sonra bir bana baktı ben ne diyeceğim diye.

Dedim "Yak kardeşim, sen Allahtan iste, mumunu da yak, burası da Allahın evi sonuçta,
Rabbimin hangi duayı nereden kabul eyleyeceği belli olmaz."

Tam ayindeyiz kocam arıyor, reddediyorum gene arıyor.
"Acil açar mısın?" diye mesaj atmış, "Açamam, ayindeyim." demek durumunda kaldım. :)


Solda Leadenhall Market, Harry Potter Felsefe Taşı filminin bazı sahneleri burada çekilmiş.
Hangisi diye sormayın bende bilmiyorum.

Ortada "Yağarsa Yağmur Yağar Ben Zaten Islanmışım" pozum ile birlikte
Tower Bridge önünde bendeniz.

Sağda da Hay's Gallery'de İngiliz Merve.
Kasımda bütün yılbaşı ışıklandırmaları yapılmıştı ve Merve hepsini görebilelim diye deli
gibi uğraştı, yürüyeceğimiz yolları falan ışıklara göre değiştirip durdu.


Burası da Millenium Bridge, malum şehirden nehir geçiyor adım başı bir köprü var.
Bu köprüde de yine Harry Potter filminin bir sahnesi çekilmiş o yüzden ziyaretçisi çok oluyormuş.

Solda köprü üstünden St. Paul Katedrali'ne uzaktan bakış, 
sağda köprü üzerindeki kuşlara yakın çekim.


Solda yine Merve istediği için geçtiğimiz ışıklandırılmış bir sokak, sağda otuz bin
adım atmamışçasına sokaklarda deliler gibi seken ben.

Londra'da ilk günümüzün sonuna geldik, ertesi gün bacaklarımdan biri error verdi.
Sekerek yürüyordum, "Aaa noldu böyle?" diye soran arkadaşına Merve'de
"Bişey yok ya, bacağı bozuldu." diyordu.

Şu yola çıktığım dostlarıma bir bakın gerçekten...


Neyse gelelim ikinci Londra ziyaretimize, aynı hafta bir de cuma günü Londra'ya gittik.
Gündüz Merve ile tektik, Melike'de akşam mesaisi bitince bize katılıverdi.

Soldaki apartmanı o kadar beğendim ki "Benim de bundanım olsun!" diye
bütün enerjilerimi evrene gönderdim gitti, hadi bakalım.

Ortadaki yeşilli Merve de bina ne binası asla hatırlamıyorum.

Sağda ise Somerset House var. Bu binanın önüne böyle yılbaşı için buz pisti kuruyorlarmış.


Solda The Royal Court Of Justice, nam-ı diğer Adliye Binası efenim.
Aslında amacımız dava izlemekti, öyle kamuya açık davaları girip izleyebiliyormuşsunuz.

Merve de hala o cüppeler, değişik ayakkabılar, peruklar falan yürürlükte diye gidip izleyeceğiz dedi.
Kendisi daha önce izlemiş ama saate dikkat etmemiş.

Biz gittiğimizde davalar çoktan bitmişti, gezip dolaşıp çıktık.


Soldaki ilk açılan Twinings dükkanıymış, Adliye Binası'nın hemen karşısında.
Ortada "The London School of Economics and Political Science" binası,
burayı aramıyorduk ama pat diye karşımıza çıkınca çekmeden geçemedim. :)
Sağda ise öyle gezerken gördüğüm hoşuma giden bir bina görmektesiniz.


Bakın yine Merve ve zaman algısının tam çalışmaması nedeniyle tamamına erdiremediğimiz bir
aktivite daha. Önce "5 çayına gideceğiz ben çok güzel bir galeri biliyorum,
restoranlarında servis ettikleri 5 çayı harika!" diye tutturdu.

Sonra gittik, tam sipariş vereceğiz adamlar yarım saat sonra kapatıyoruz demesin mi...

ADHD biriyle yola çıkmak çok zor inanın ki. :)
Neyse burası Wallace Gallery, bize nasip olmadı 5 çayı belki size olur, yazın bir kenara.


Burası Daunt Books, İngiltere'ye gelirken görmek istediğim iki yer vardı.
Geri kalan tüm yerleri Merve ve Melike seçti, gram fikir beyan etmedim, sadece rotayı takip ettim.

Görmek istediğim iki yerden birisi Daunt Books'du.
Eski bir kitapçı burası, ortada Merve ve ben kitap bakarken, sağda da Melike beni çekerken Melike'yi
şıp diye yakaladığım an.

Buranın bez çantaları pek meşhur bende hemen aldım bir tane.


Solda Sherlock Holmes Müzesi, burası planımızda yoktu ama Merve biryerleri ararken
buranın yakınına geldiğimizi fark edince söylene söylene
"Gelin sizi götüreyim bari." dedi bize.

Tam bir turist kazıklama mekanı olarak dizayn edilmiş, içeri girmeye gerek bile yok, dış kapı
bence yeter de artar "gittim-gördüm" demeye. .)

Sağda da Merve'nin her yerde aradığı o melek ışıklandırması.
Bende "Allah aşkına kaç gündür bunu mu aradık yani?!" diye çemkirmiştim.

Sonra dönünce bir kaç hafta sonra başka bir arkadaşımın instagram storyisinde fark ettim ki;
aslında Merve'nin aradığı melek bu değilmiş ama neyse artık iş işten geçti. :)


Bunlar da yine benim kitapçı merakım yüzünden gezilen mekanlar.
Sağdaki pek iyiydi onu görmeden gelmeyin.


Solda Melike müzikli bisküvi kutusu alacak diye gittiğimiz "Fortnum & Mason".
Yarabbi ömrümde öyle kalabalık görmemiştim, içerisi tıklım tıklımdı...
Melike'ye hafakanlar basınca hiç bişey almadan çıktık gerisin geri.

Ortada Covent Garden, yine her yer dopdoluydu.
Aslında biz Winter in Wonderland'e gidecektik, ancak bu kadar gezmenin üzerine hiç
halimiz kalmayınca "Amaağn be, gidip güzel bir yemek yiyip dinlenelim." dedik.

Sağda da cuma gecesi rezervasyon yaptırmadığı halde yer bulabilmiş olan küçük
grubumuz, dükkanın adının Türkçe çevirisinin "Hacı'nın Yeri" 
olması bizi biraz güldürse de pizzalar pek iyiydi.

Sonuç olarak; #fakatnegezdikbecanım.

Buraya kadar okuduysanız azminize sağlık.
Öperim gözlerinizden.

Adios çiçeklerim.

Search

About

Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.