18 Şubat 2025

Londra yolları dar daaar...

Selam,

Eğer hazırsanız sizi bugün Londra turuna çıkaracağım.
Yalnız baştan uyarayım, bu uzun bir yazı olacak; çayınızı - kahvenizi, fındığınızı - fıstığınızı
yanınıza alın.

Pazar günü köy köy gezdikten sonra pazartesi Melike'yi işe uğurlayıp Merve ile Londra 
yollarına düştük.

İşin bana göre en garip tarafı sabahın köründe kalkıp hiçbir yere gidemiyor olmak, çünkü 
işe gidiş - geliş saatlerinde biletler daha pahalı. Bu saatler dışında giderseniz tam gün kullanabileceğiniz
bir bilet alma hakkınız da oluyor.

Neyse efenim biz Milton Keynes kasabasından şehire ineceğimiz için daha avantajlı olacağından
tam gün bilet aldık. Melike de geceden elimize bir liste tutuşturdu.
"Ben son geldiğimde bu listeye göre gezmiştim, alın incelersiniz diye."


Melike'nin listesine göre sabah ilk gitmemiz gereken yer Buckingham Sarayı'ydı. Biz de 
tabii ki son saniyede de olsa vardık, meğerse tam o saatte atlı askerlerin gösterisi oluyormuş da
Melike ondan ilk sıraya burayı koymuş.

Bu arada bu sarayın yeri bende pek bir ayrıdır. Üniversitede üç boyutlu modellemesini yapmıştım.
Az çileli günler değildi, hey gidi. :)


Solda Buckingham önünde sinsi sinsi üniversite anılarımı yad ederken kameraya yakalanmışım.
Ortada St. James Park'ından sincap ve kuş görüyorsunuz. Merve; "Çek çek çabuk sincabı çek
buraya gelip de sincap görmezsen, gelmiş sayılmazsın." diye uyardı beni.

Çektim arkadaşlar, gittim yani oradaydım. :) 

Bu arada buradaki bilumum tüm kanatlılar Kraliçe'nin şahsi malıymış, aman diyeyim kışt falan dersiniz
başınız belaya girmesin. Sonra ben bilmiyordum demeyin.

Sağda da London Eye'a uzaktan bakan sırtımın manzarası... Londra'daki ilk günümüzde Merve'nin
çektiği tüm fotoğraflar o kadar kötü çıkıyordu ki en sonunda hepsinde sırtımı dönmeye
başladım.

Benim Merve'yi çektiğim fotoğraflarda -ki ilerde göreceksiniz- Merve'nin premses gibi
çıkması dolayısıyla ben Merve'nin fotoğraf çekmekten anlamadığına;
Merve ise benim telefonumun sadece onu güzel çektiğine kanaat getirdi.


St. James Park'da İngiliz Merveciğim ve ben. Tabii ki fotoğrafı ben çektim.


Solda London Eye'a yakından bir bakış atarken...
Merve London Eye'a binmenin "turist kazıklama aktivitesi" olduğuna kanaat getirdiği için
bizim böyle bir deneyimimiz olamadı tabi ki.

Sağda da o meşhur telefon kulubesi...
Meğerse herkes bu kulübeyi arıyormuş şu arkadaki Big Ben saat kulesi de göründüğü için, 
bir de ordan geçen bir kırmızı otobüsü de kadraja alabilirseniz %100 bir Londra fotoğrafınız olmuş sayılıyormuş.

Benimkinde otobüs olmaması bir yana, dünya kadar insan vardı, kuzenim son teknoloji
telefonuyla hepsini yok etti.

Ay keşke sevmediğimiz insanları da hayatımızdan böyle silebilsek...
Neyse şimdi konuyu dağıtmayayım.

Ay bu arada burada kuyruk vardı ve Merve'ye göre ilk kez kuyruğa denk geliyormuş kendisi,
bütün dünya benimle aynı anda, aynı pazartesi Londra'ya gitmeye
karar verdiyse demek.


Sıradaki durağımız Victoria & Albert Hall.
Solda müzenin iç avlusundan bir görüntü görüyorsunuz. Burası çok güzeldi yalnız çocuğumla gitsem
şu sularda şıpıdık şıpıdık oynardı yavrum, çocuklara serbestmiş bu arada suya girivermek.

Ortada İngilizlerin meşhur çöreği "scone", bunun envai çeşidi varmış.
Ancak Merve en güzelinin burada satıldığını ve sade olan olduğunu söyledi. Ben kimim ki 
reddedeceğim? Yanında kaymak ve reçel ile servis ediliyor, denedik beğendik
efenim, öneririm.

Sağda ise Merve ile benim "Padişahım çok yaşa!" pozumuz.

Sadece Fatih'in portresine bakıp çıkacağız dediği müzede kaybolup da bir türlü çıkamadık ya neyse...


Victoria & Albert'da ne var derseniz, ki demeseniz de söyleyeceğim;
Güneşin Batmadığı İmparatorluk olarak adlandırıldıkları dönemde dünyanın dört bir yanından
çalıp getirdikleri eserler var!

Hayır eserler de öyle büyük ki, yani o zamanın şartları ile bunları nasıl çaldınız?
Hadi çaldınız nasıl taşıdınız? İnsan hayret ediyor.

Bir yerden sonra zaten sinirim bozuldu buldukları herşeyi çalmışlar diye, yere batsın böyle
medeniyet diye söve söve çıktım.

En sağdaki Davut heykeli bu arada, yazarken gene bir sinir geldi, unutuyordum
söylemeyi az daha.


Solda National History Müzesi'nin dışarıdan görünüşü, rehberimiz Merve Hanım'ın dediğine göre
şu parlak dinozor heykeli yeni yapılmış.

İçerde bilimum hayvanın iskeleti, bilmem nesi mevcut.
Tam çocukla sabah gidilip, akşama kadar oyalanılacak yer gerçekten, ilerde Çınar'la nasıl olsa
gezeriz diye çok da gezmedim açıkçası.

Sağda meşhur balina iskeleti önünde Merve'ye verdiğim pozlar sonrası fotoğrafları
kontrol ettiğimde yaşadığım hüsranı görebilirsiniz.


Yolda gördüğüm "Böcek Oteli".
"Kardeşim sizce de, siz bu medeniyet işininin biraz b*kunu çıkarmamış mısınız?"
diye her gelen geçeni durdurup sormak istediğim bir andı.

Böcek Oteli ne ya? Hem de şehrin göbeğinde...
Tövbe...


Burası da British Museum, Merve burayı ruhsuz bulduğu ve hiç sevmediği için gezmek istemiyordu.
Ama ben Müze Shop'larını çok sevdiğim için kendisini zorla alışveriş alanına soktum.

Müze'de ne var ne yok hiç bilmiyorum.
Şu ortadakilerden Çınar'a alsam mı dedim ama gerçekten metaldi. Sonra dedim "Amaağn şimdi
yolda izde başıma dert olur, kalsın." :)

Sağda da çini ve nazar motifli bilumum ürün mevcuttu, bir an kendimi Eminönü'ne gelmiş 
gibi hissettim inanın ki.

Bu arada Merve ve ben aynı renk aynı sweatshirtleri giyiyorduk. 
Tam bu alanda bir teyze bizi durdurup "Sizin üzerinizde ne yazıyor?" diye sordu.

Sweatshirtin üzerinde "Herşeye kader dema, bazisu da senin fışkı yemendir" yazması
nedeniyle Merve de "Anlat bakalım, nasıl anlatacaksın?!" diye kıs kıs
gülmeye başladı.

Kibar bir versiyonuna çevirip söyleyiverdim, biz yılda yüz kitabı boşuna okumuyoruz heralde
hey gidi. :)


Efenim burada da üç farklı açıdan Diana'nın da içinde evlendiği St. Paul Katedrali ile bakışıyoruz.
Bu arada Melike listesine katedralin adının yanına -saat 5'te burada ol- yazmış.

Bende ne bileyim belli bir saatten sonra kapanıyor falan sandım.
Meğerse normalde 20£ olan giriş ücreti ayin saatlerinde alınmıyormuş, saat 5'te de bilin bakalım
ne varmış??

Tam üstüne bastınız evet ayin! Oraya kadar gelmişiz artık girmeyecek değiliz.
İçeri girdik Merve diyor "Dur bir mum yakalım." sonra bir bana baktı ben ne diyeceğim diye.

Dedim "Yak kardeşim, sen Allahtan iste, mumunu da yak, burası da Allahın evi sonuçta,
Rabbimin hangi duayı nereden kabul eyleyeceği belli olmaz."

Tam ayindeyiz kocam arıyor, reddediyorum gene arıyor.
"Acil açar mısın?" diye mesaj atmış, "Açamam, ayindeyim." demek durumunda kaldım. :)


Solda Leadenhall Market, Harry Potter Felsefe Taşı filminin bazı sahneleri burada çekilmiş.
Hangisi diye sormayın bende bilmiyorum.

Ortada "Yağarsa Yağmur Yağar Ben Zaten Islanmışım" pozum ile birlikte
Tower Bridge önünde bendeniz.

Sağda da Hay's Gallery'de İngiliz Merve.
Kasımda bütün yılbaşı ışıklandırmaları yapılmıştı ve Merve hepsini görebilelim diye deli
gibi uğraştı, yürüyeceğimiz yolları falan ışıklara göre değiştirip durdu.


Burası da Millenium Bridge, malum şehirden nehir geçiyor adım başı bir köprü var.
Bu köprüde de yine Harry Potter filminin bir sahnesi çekilmiş o yüzden ziyaretçisi çok oluyormuş.

Solda köprü üstünden St. Paul Katedrali'ne uzaktan bakış, 
sağda köprü üzerindeki kuşlara yakın çekim.


Solda yine Merve istediği için geçtiğimiz ışıklandırılmış bir sokak, sağda otuz bin
adım atmamışçasına sokaklarda deliler gibi seken ben.

Londra'da ilk günümüzün sonuna geldik, ertesi gün bacaklarımdan biri error verdi.
Sekerek yürüyordum, "Aaa noldu böyle?" diye soran arkadaşına Merve'de
"Bişey yok ya, bacağı bozuldu." diyordu.

Şu yola çıktığım dostlarıma bir bakın gerçekten...


Neyse gelelim ikinci Londra ziyaretimize, aynı hafta bir de cuma günü Londra'ya gittik.
Gündüz Merve ile tektik, Melike'de akşam mesaisi bitince bize katılıverdi.

Soldaki apartmanı o kadar beğendim ki "Benim de bundanım olsun!" diye
bütün enerjilerimi evrene gönderdim gitti, hadi bakalım.

Ortadaki yeşilli Merve de bina ne binası asla hatırlamıyorum.

Sağda ise Somerset House var. Bu binanın önüne böyle yılbaşı için buz pisti kuruyorlarmış.


Solda The Royal Court Of Justice, nam-ı diğer Adliye Binası efenim.
Aslında amacımız dava izlemekti, öyle kamuya açık davaları girip izleyebiliyormuşsunuz.

Merve de hala o cüppeler, değişik ayakkabılar, peruklar falan yürürlükte diye gidip izleyeceğiz dedi.
Kendisi daha önce izlemiş ama saate dikkat etmemiş.

Biz gittiğimizde davalar çoktan bitmişti, gezip dolaşıp çıktık.


Soldaki ilk açılan Twinings dükkanıymış, Adliye Binası'nın hemen karşısında.
Ortada "The London School of Economics and Political Science" binası,
burayı aramıyorduk ama pat diye karşımıza çıkınca çekmeden geçemedim. :)
Sağda ise öyle gezerken gördüğüm hoşuma giden bir bina görmektesiniz.


Bakın yine Merve ve zaman algısının tam çalışmaması nedeniyle tamamına erdiremediğimiz bir
aktivite daha. Önce "5 çayına gideceğiz ben çok güzel bir galeri biliyorum,
restoranlarında servis ettikleri 5 çayı harika!" diye tutturdu.

Sonra gittik, tam sipariş vereceğiz adamlar yarım saat sonra kapatıyoruz demesin mi...

ADHD biriyle yola çıkmak çok zor inanın ki. :)
Neyse burası Wallace Gallery, bize nasip olmadı 5 çayı belki size olur, yazın bir kenara.


Burası Daunt Books, İngiltere'ye gelirken görmek istediğim iki yer vardı.
Geri kalan tüm yerleri Merve ve Melike seçti, gram fikir beyan etmedim, sadece rotayı takip ettim.

Görmek istediğim iki yerden birisi Daunt Books'du.
Eski bir kitapçı burası, ortada Merve ve ben kitap bakarken, sağda da Melike beni çekerken Melike'yi
şıp diye yakaladığım an.

Buranın bez çantaları pek meşhur bende hemen aldım bir tane.


Solda Sherlock Holmes Müzesi, burası planımızda yoktu ama Merve biryerleri ararken
buranın yakınına geldiğimizi fark edince söylene söylene
"Gelin sizi götüreyim bari." dedi bize.

Tam bir turist kazıklama mekanı olarak dizayn edilmiş, içeri girmeye gerek bile yok, dış kapı
bence yeter de artar "gittim-gördüm" demeye. .)

Sağda da Merve'nin her yerde aradığı o melek ışıklandırması.
Bende "Allah aşkına kaç gündür bunu mu aradık yani?!" diye çemkirmiştim.

Sonra dönünce bir kaç hafta sonra başka bir arkadaşımın instagram storyisinde fark ettim ki;
aslında Merve'nin aradığı melek bu değilmiş ama neyse artık iş işten geçti. :)


Bunlar da yine benim kitapçı merakım yüzünden gezilen mekanlar.
Sağdaki pek iyiydi onu görmeden gelmeyin.


Solda Melike müzikli bisküvi kutusu alacak diye gittiğimiz "Fortnum & Mason".
Yarabbi ömrümde öyle kalabalık görmemiştim, içerisi tıklım tıklımdı...
Melike'ye hafakanlar basınca hiç bişey almadan çıktık gerisin geri.

Ortada Covent Garden, yine her yer dopdoluydu.
Aslında biz Winter in Wonderland'e gidecektik, ancak bu kadar gezmenin üzerine hiç
halimiz kalmayınca "Amaağn be, gidip güzel bir yemek yiyip dinlenelim." dedik.

Sağda da cuma gecesi rezervasyon yaptırmadığı halde yer bulabilmiş olan küçük
grubumuz, dükkanın adının Türkçe çevirisinin "Hacı'nın Yeri" 
olması bizi biraz güldürse de pizzalar pek iyiydi.

Sonuç olarak; #fakatnegezdikbecanım.

Buraya kadar okuduysanız azminize sağlık.
Öperim gözlerinizden.

Adios çiçeklerim.
14 Şubat 2025

İngiltere köylerinde sazım çalınır...

Hello tatlımlar,

Lütfen eteklerime toplaşın önümüzdeki belirsiz bir süre boyunca gezi blogu olacağım.
İlk bölümümüz İngiltere'nin bir nevi Safranbolu'su Cotswolds Köyleri'ni
içermektedir.


Gezi ekibimiz; solda Melike, ortada ben, sağda İngiliz Merve.
Aslında ben tüm planımı Ağustos ayında yaptım ve Kasım ayı için biletimi aldım.
Merve'nin kasımda burada donarsın, güneşli bir havada mı gelsen uyarılarını da görmezden geldim.
"Londa kasvetli bir şehir değil mi kardeşim, benim içimdeki kasvet Londra'dan bile büyük."
dedim.

Son dakika Melike'nin şirketinden birinin İngiltere'ye gitmesi gerekti, hali hazırda vizesi olduğu için de Melike'den ricacı oldular. Gönlü büyük arkadaşım da "Olur" dedi, ne desin yani. :)

Böylece asla planımızda olmayan -çünkü arabasız gezmek mümkün değil- Cotswold köyleri
gezimizin ilk durağı olmaya hak kazandı.


İlk durağımız "Broadway Tower & Country Park" oldu. Merve'nin "Yağmur çamurda rezil kepaze
olacaksınız buralarda!" söylemleri asla gerçekleşmemekle beraber üstüne üstlük güneş açtı.
İyi ki de güneş gözlüğümü almışım, güneş gözlüğüm olmadan ben bir hiçim!
Bakamıyorum güneşe, yada güneş güzelliğime dayanamıyor. 

Mütevazilikte de ben gibi... Neyse...


Köyümüzde bir adet cafe mevcuttu ki ne yedik içtiysek pek beğendik.
Onun dışında da işte yukarıda gördüğünüz kulesi var.
Merve bizi verdiğimiz paraya asla değimiyor diyerek hiç bir binanın içine sokmadı.

Mervenin genel cimriliği mi diyeyim yoksa doğru mu bilemem, girip de göremedik. :)

Bakın şurada Melike'nin ne güzel fotoğrafını çekmişim.
Asla böyle fotoğraflarım yok. Neden?
Çünkü kızlar hep kendilerini çekiyorlar, gene bir hasetlendim, hemde kendi çektiğim fotoğrafa. :)


Köyler arası yollar hep böyleydi, Melike araba sürmenin bizde yolları izlemenin keyfine sonuna kadar vardık. Yol boyunca Beyonce'den "Irreplaceable" dinledik, "to do left, to do left" dedikçe
Melike de solda kalması gerektiğini anımsıyordu. :)

O sırada kocamın İstanbul'dan bana attığı mesaj "Ben seni köye götürürdüm, İngiltere'ye kadar
gitmene gerek yoktu." :)


Burası "Stow On The Wold" isimli köy, bu köylerin isimleri de neden böyle alengirli vallahi
hiç anlamadım. Kızlarla muhtelif yerleri incelememizi inceleyebilirsiniz.


Burası, yukarıdaki köyde yer alan St. Edwards Kilisesi, Yüzüklerin Efendisi Serisinde
Tolkien'e Durin'in Kapıları için ilham olduğu söyleniyor.

Fakat bende onların yalancısıyım, ne kadar doğru bilemem.
Şu meşhur instagram pozundan vereyim dedim, kocam yoktu mecbur Merveciğimin elini
ödünç aldım. :)


Efenim burası da bir sonraki köyümüz "Bourton On The Water", dedim size isimler bir acayip diye, neyse çok da sorgulamayalım.

Şu soldaki resmin video versiyonuna instagramda "Yeşil Ördek Gibi" şarkısını ekleyince mesaj kutum patladı. Sağdaki resim Motor Müzesi'nden bunun da video versiyonuna "Dere Geliyor Dere"
şarkısını ekledim. 

Şarkı seçmek deyince de ben. :)


Yine aynı köydeyiz, gezdiklerimiz içerisinde en büyük olan köy buydu. Cafe vs gibi yeme içme
alanları bol bol mevcuttu.

Kızlara şu kulübe ile resmimi çekin diyorum, Londra'da daha güzeli var diyorlar. 
Zorla çektirdim fotoğrafı ve Londra'daki fotoğrafımdan 
on kat daha güzel çıkmış. :)


Burayı daha önceki yazımda görmüştünüz, Bibury.
Tam bir masal yeri gibi, ama fakat lakin bir tek yemek yeme alanı mevcut.
Bir oteli, bir miktar da airbnb'si var.


 Şu soldaki yeşil kapılı evler aslında bir üstteki fotoğrafta uzaktan gördüğünüz evlerin yakın
plan çekimi. Bazıları airbnb olarak kiralanabiliyormuş.

Önce kızlarla bir sonraki kız kıza tatil için burdan ev mi kiralasak dedik. Sonra konu nasıl olduysa
bilmem Fransa'da şato kiralamaya geldi.

İstikrar deyince de biz tabii ki. :)

Sağda ise Swan Hotel ile bakışmaktayız, İngiltere'nin ilk Swan Hotel'i burasıymış hatta.
Bu bilgiyi de ne yaparsınız bilmem, Merve bana satmıştı bende size sattım gitti.


 Hala Bibury'deyiz, bakın yine Melike'yi ne güzel çekmişim.
Sağda da köyden bir görünüm var.

Aslında bundan sonra bir köye daha gitme planımız vardı, ama ekip buraya geldiğimizde artık
o kadar yavaşladı ki, maalesef muvaffak olamadık.

Melike ve ben tek başımıza gezsek en az üç köy daha gezerdik, ekip önemli, ekip yavaştı.
Neyse artık olan oldu.

Yazıyı kapatmadan genel olarak şunları da ekleyeyim; Cotswold isminin koyun ve tepelerle bir
ilgisi olduğu düşünülüyor. Bolca koyun bulunan yumuşak tepelerden 
türemiş tahminlere göre... Cotswold dedikleri alan aslında çok büyük 504 dönüm civarında..

Merve daha önce 7-8 tane köyü gezmişti bizi en janjanlı olanlara götürdü bu nedenle.
Köyler arası mesafeler maksimum 15 dk. kadardı lakin biz uzaklardan geldik.
İlk köye giderken 1.5 geri dönüşte 2.5 saat kadar bir yol yaptık.

Manuel araba kullanan ve bir dakika bile şikayet etmeyen Melikeciğimin de
ayaklarına sağlık.

Son olarak #fakatnegezdikbecanım!

Adios.

13 Şubat 2025

Durum Raporu: Durumlar Leyla...


Selam iki gözümün çiçekleri,

İnanmazsınız ama şıp diye geri geldim. :) Yaz dediler arkadaşlar, yazacağım; buralardaysanız okursunuz diye umuyorum.

* Yeni işimin en komik tarafı, ekiptekilerin de nispeten yeni olması sebebiyle kimsenin birşey bilmiyor oluşuydu. Hakikaten bu nasıl olabilir? Birisi ayrıldığında bütün bilgiyi de yanında götürüyor. Bilgiyi portallara değil canlı hafızalara saklamayı tercih eden bir şirketim var. Bakayım... Canım şirketim ya. Neyse....

* Sonra işte tası tarağı toplayıp bir başıma İngiliz Merve'yi görmeye gittim. Tesadüfün de böylesi Melike'nin şirketi tam aynı tarihlerde Melike'yi test için İngiltere'nin başka bir kasabasına gönderdi. Melikecim araba kiraladığı için fellik fellik gezdik tabisi. Bu kısımda macera çok ben size bilahare detaylı bir post atacağım, hem eminim ki İngiliz Merve'yi de özlemişsinizdir. :)

* İngiltere'den döndükten bir ay on gün sonra dokuz günlük bir iş seyahati için Dubai'deydim. Geldikten iki hafta sonra yine gitmem gerekti. Daha da yeni geldim bakın, elimin kiri ayağımın tozuyla bir haftayı doldurmadım henüz.

* Dokuz günlük seyahatte kalabalık bir ekip olarak oradaydık ve hoş olmayan şeyler yaşandı. Türkçe bilmeyen bir ekip arkadaşımızın yanında ısrarla Türkçe konuşanlar mı dersiniz, yahut ipinden salınmış başı boşlar gibi her gece bir yere "akmak" isteyen tipler mi dersiniz... Bir de onlara katılmayınca ayrık otu muamelesi görüyor olmak da cabası. "Kardeşim ben çocuklu insanım, odada bomboş oturup tavanı seyretmek bile benim için ne büyük bir lüks, ben sizin boş muhabbetlerinize katılmak zorunda mıyım?!" diye böğürmek istesem de kibarca ifade etmek zorunda kaldım, neticede hepimiz profesyoneliz değil mi?

* Ay ayrıca da anlamıyorum yani, nerde akşam orda sabah bu hayatın nesi güzel? Ben İstanbul'da da istediğim her yere gidiyorum, böyle deli danalar gibi ortalıkta perişan olmak isteğim yok benim. Ayrıca da elit bir insanım ya valla, çekemiyorum bunları gerçekten.

* Son olarak yeni ekip arkadaşım da benle aynı kafada olduğu için genellikle milletle muhatap olmak zorunda kalmadan ayrık otları olarak kaçmayı başardık, bakın bu kısım valla çok iyiydi.

* Bavul hazırlamaktan ne kadar nefret ettiğimi bilirsiniz, hala şunu bir iş koluna dönüştürmeyen girişimcilere de gıcıklanıyorum. Bir el atın be! Nedir yani? Bavulu sürekli doldur boşalt yapmak çok zor azizim. Ayrıca her iş seyahatimde evdekileri de bir yere postalamam gerekiyor.

* Bakın size söylemeyi unutmuşum, annemler artık memleketlerine göçtüler ocak ayı sonu itibariyle. Artık İstanbul'da çekirdek ailemle yalnızız. Yedi senelik yemek pişirmeden rahatlık içinde yaşadığım o saltanat sona erdi. 

* Sabah koştur koştur çocuğu okula bırak, arada çalış, akşam hoop git geri al. Eve gel yemek falan derken, mabadımı yere koyduğum an sayısı inanın ki pek sınırlıydı bu hafta. Bakalım ya hayatta kalacağım, ya da ne olacak bende bilmiyorum.

* Siz en iyisi bana biraz dua ve güzel niyetlerinizden yollayın. Bir miktar zordayım. 

Akşam akşam bayağı da güzel içimi döktüm, açıldım, ferahladım.

Kendinize iyi bakın, İngiltere güncellemeleri ile geri geleceğim.

Öperim gözlerinizden.

Applesoda.


Not: Fotoğraf İngiltere köylerinden Bibury'nin genel manzarası, ya ben ya Melike çekti, hiç emin değilim. :)


11 Şubat 2025

Hello world...

Selam dostlarım,

Umuyorum ki herkes yerli yerindedir, devamlılık sorunu yaşayan bloggerınız Applesodaa son güncellemeleri üstünüze atıp, kaçmak için geldi.

Son yaşadığımı yazmıştım, ama genel olarak durumdan bahsetmemiştim.

Bu yeni geçtiğim işte hiçbir umduğumu bulamamakla beraber, bulduklarım da beni derin depresyona sürükledi.

Ağustos'ta bir gün aniden bilet alıp kocama ben İngiltere'ye gidiyorum kızların yanına dediğimde adam asla şaşırmadı, çünkü gerçekten mevcut duruma devam edecek mental gücü bulamıyordum.

Sürekli daha derine düştüğümün farkındaydım ve biliyorum ki her depresyonun bir dibi var ama nedense bir türlü tam dibe vurduğumu hissedemedim, düşmeye devam ettim.

İngiltere sonrası ise dedim ki ben ne yapıyorum yahu?? Bana hiçbir faydası olmadığı gibi benden de götürecek birşey kalmadı artık, yemişim kariyerini ben bırakıyorum işi.

Kararımı verdim, o sırada başka bir iş bulabilir miyim diye bakınıyor bir yandan da olmazsa da evde otururum nedir yani diye düşünüyorum. (Yıllardır bir gün bile evde oturmadığım için kendi kendini ikna etme kısmı biraz zaman aldı.)

Derken; tam o sıralarda ekibe yeni katılan ama görevi farklı olduğu için doğrudan bizimle çalışmayan arkadaş için bir değişiklik yapmaya karar verdiler. Benim üzerimdeki bitmek bilmez sorunların ve de sorumluluğun bir kısmı ona geçti. 

Öyle bir hafifledim ki size anlatamam, ama çok da üzüldüm "Ah beee! Çok zor olacak hayatı." diye düşündüm, ona da hatta "Bu senin son rahat haftasonun tadını çıkar." demiştim.

Neyse ki hiç birşey asla beklendiği gibi olmadı ve herşey bambaşka bir boyut aldı. İşleri tam ayırmak mümkün olmadığı için bir anda herşeyi birlikte yapar bir duruma düştük.

Sonra da dedik ki "Evet, ya birlikte daha güzel yapıyoruz." ya da birimiz düşerse diğerimiz onu motive ediyoruz.

Sonuç olarak mucize tam da vazgeçtiğim o anda geldi. Belki de tam o sıralar ayaklarım en dipteydi de bir el uzandı... Bilemiyorum. Ama bildiğim birşey var, hayatta gerçekten iyi insanlar var ve bazen kime nasıl bir iyilik yapıyoruz da karşılığı oluyor bilmem ama tam da bizim yolumuza çıkıyorlar.

Yeni takım arkadaşımdan, işbirliğinden hatta kendisinin hayata bakış açısından bile çok memnunum. En azından artık işin çalışmak kısmında keyif alabiliyorum, süreç hala acı verici olsa da yalnız olmadığını, gerektiğinde destek olacak birinin olduğunu bilmek çok güzel.

Takım arkadaşıma not: İyi ki varsın!

Öperim gözlerinizden,
Gene geleceğim ama hangi ara bilmem.

Sevgiler.
Applesodaa
1 Kasım 2024

Algı meselesi...

Bağrı yanık dostlara da merhabalar olsun...

Art niyetli insanlardan ruhuma hafakanlar bastı artık! 

Geçen gün Amerika ekibinden birisi "Acil konuşabilir miyiz?" diye sorunca evin kapısından içeri daha yeni girmeme rağmen "Olur." dedim.

Bazı birtakım sorular sorunca bende cevap vermek üzere konuşmaya başladım.

"Dur, dur, dur, dur biraz." diye beni şak diye kesti.

"Ne oldu?" diye sorunca ben, cevaben "Senin İngilizceni anlamıyorum." dedi.

Bakın gerçekten artık insanlara ayar oluyorum. Hiç birimizin anadili değil, hiç kimse de yüzde yüz doğru konuşmak zorunda değil, karşımdaki da Amerika'da yaşamasına rağmen neticede Hintli bir birey. Beni sevmediği için de bulabileceği her yolla mobbing yapmaya çalışıyor.

Ama kardeşlerim, arkadaşlarım; biz de bu dünyaya dün gelmedik neticede, ben sinirlenirsem eğer adamın aklını alırım.

O anlamıyorum deyince bende "Aaa, neden?" diye sordum. Sonuçta anlamıyorsa sorun bende değil ondadır, demek ki anlayışı kıt. Ha bir de böyle neden diye sormadan geri bassam, daha çok üzerime gelecek biliyorum, bunu da yaşadım.

Ben böyle pat diye sorunca toplantıda başka birisi daha olduğu için bir anda kıvıramadı da "Çok hızlı konuşuyorsun." deyiverdi.

Ben Türkçe konuşurken tayfun gibi eserim, şelale gibi çağlarım, hızıma yetişemezler normal de ben İngilizceyi bu minvalde hızlı konuşacak kadar bilmiyorum. 

Yani çevir kazı yanmasın yapsa da yemezler ulan.

"Ahh pardon, bir saniye baştan başlıyorum." deyip aynı hızla devam ettim.

Sonra kızlara yazıyordum WhatsApp grubunda onlarada "Adam bana hakaret etti ama ben iltifat olarak almaya karar verdim." dedim.

Herşey algıda bitiyor neticede, hızlı konuşuyormuşum anlamıyormuş.

Ahh kıyamam.

Ya da kıyarım gider kim bilebilir.

Not: Tersim pistir, tersime gelmeyin. Bu işe başladıktan sonra ırkçı oldum, hayat bana neler yapıyoooosuuuuun???

Sevgiler, Applesodaa.
26 Ekim 2024

Durum Raporu: Bi kırık, bir çatlak, iki de eksik dişimiz var.

Selam iki gözümün çiçekleri,

Buraya gelip dert yakınayım çok istedim ama dert yakınmayacağım. Zira iş hakkında zerrece konuşasım yok. Onu sonraya bırakalım.

Evdeki tadilatı hallettikten sonra (ne kadar hallettik bilemiyorum, bir yerden yapıyorsun bir yerden bozuluyor, elli senelik evde oturmak kolay değil) öyle bir estiler bana ezelden beri istediğim köşe koltuğu sipariş etmeye karar verdik.

Sipariş edince en geç iki haftaya falan gelir diyordum, o sırada evdekileri de köye yollayacağız. Evdekileri nakliye ertesi gün gelip almasın mı? Bu kadar hızlı olacağını düşünmezdim şahsen.

Yeni koltukları sipariş edince tam altı hafta teslimat süresi vermesinler mi???

Depresyonda olmasam kocam ağzını açıp gözünü yumabilirdi sanırım ama birşey demedi. Koca Ramazan ayı öyle koltuksuz geçti, yerlerde yatıp yuvarlanmaya doyduk, şükür.

O sıralarda okuldan aradılar, Çınar çok sert düştü koluna bir baktırsanız iyi olur dediler. Bende "Ay hep düşüyor, bişey yoktur ama babası evde alsın o zaman." dedim. Sonra kocam bana kolu alçıdaki sıpamla resmini attı.

Ben şok!

Dirseğe yakın küçücük bir kemik varmış onu kırmış yavru ceylanım. Sonrasında erkek kardeşimin evlilik telaşı sardı ortalığı; çeyizi, kınası, bohçası derken bir gün mola veremedik.

O sıralarda tam öğlen arasındayım okuldan aradılar yine, iki lafı bir araya getiremeyince müdüre hanım ben dellendim. Meğerse bu sefer de dişlerini kökünden sökmeyi becermiş çocuğum. 

O anda elim ayağım boşaldı, yere düşmememe ben bile hayret ettim açıkçası.

Ön iki dişi aralıklı olan çocuğum dişlerinin arasına top havuzunun ipini sokmuş, kolu alçıda çıkaramaz diye öğretmeni seslenip ona doğru gidiyormuş ki.... Kafasını hızlıca geriye çekince Çınar ön iki diş sökülmüş...

Röntgendi şuydu buydu derken sorun olmadığı anlaşıldı. Hala ön dişler yok bakalım ne zaman çıkacak...

Bu sırada tam kınanın olduğu gün gelip çatınca; ben acil bir iş seyahati için Dubai'ye uçtum. Kocam çocuğumuzu alçısını alsınlar diye doktora götürdü, kardeşimin de kınası yapıldı. Göremedim, kısmette yokmuş.

Bir de şu var; sadece kına için elbise almıştım, hemde ne heveslerle... Nikah için hiçbirşey almamıştım. Elbise hala sıfır kilometre olarak dolapta bekliyor. Nasip...

Sonrası bayram için Amasya, oradan döndük kızkardeşim ziyarete geldi. O geldikten sonraki gün annemler fındık için memlekete gitti.

Bir akşam artık bunalmışım ev-çocuk-iş-yemek döngüsünden hadi parka gidelim diye kaldırdım kardeşimi. Parka girer girmez Çınar bi yere tırmanıp düştü ve "Kolum kırıldııııı!" diye böğürmeye başladı.

Koştur koştur hastaneye gittik, daha önce dirsek kısmından kırılan kol bu sefer bilekten çatlamış sadece... Kırıkta gıkı çıkmayan çocuğumun sürekli ağlayası gelmesin mi ağrıdan. Meğerse çatlak, kırıktan çok daha acı vericiymiş. Öğrendik.

Neyse bu süreci de başarıyla atlattıktan sonra başka bir vukuat yaşamadık henüz...

Annemlerin de iki hafta diye gidip üç hafta kalmasıyla gerçekten artık takatim kalmadı. Kızkardeşimi yollar yollamaz kocama "Oğlunu da al, ananın evine git. Anan size güzel bakar." dedim ve kovdum ikisini. :)

Giderken ben dört gün kalıp geleceğim diyen Çınar yedinci günün sonunda gelmeyeceğim diye ağlıyordu. Şehri terketmiş köye taşınacakmış yavrum. :)

Onlar yokken dehşetli bir temizlik yaptım (oturamıyorum, rahatlık batıyor), sonra temiz ve pir-ü pak evimde oturup duvarları, tavanları izledim.

Hala düşünüp mutlu oluyorum, güzel günlerdi.

Neyse işte ben yokken bizim buralarda durumlar böyleydi.

İyi direndim yani. Bu kadar okuduysanız da azminize sağlık.

Gene geleceğim.

Adios.
22 Ekim 2024

Geleceğim, gelemiyorum..

Hello,

O kadar yorgunum ki... Depresyondayım ve orada mümkünse öylece kalmak istiyorum.

Buraya da gelmek istiyor ama gelemiyorum. Birçok şey yapmak istiyor ama yetişemiyorum.

Yeni iş bana yaramadı, kaybolmuş hissediyorum. Haftanın bir günü iyi gitse geri kalan günler çok çok daha kötüye gidiyor.

Böyle ummamıştım, bulduğumdan da memnun olamadım. Olamadım, olduramadım, oldurabilecek miyim ondan da emin değilim.

Şeytanın bacağını bir kırarım belki dedim, devamı gelir mi emin değilim...

Sağlıcakla kalın.



8 Mart 2024

2024 Ocak Ayı Okuma Raporu


Aralık ayındaki nadastan sonra Ocak pek bir verimli geçti diyebilirim, hakkını vere vere fakat ne okudum be cağnıııımmm....

Fernando Pessoa'nın Üç Günü: Everest'in bu Açıkhava serisini pek seviyorum. Minicik olmaları bir güzellik, ayrıca pek bilmediğim yazarlar ile küçük tanışmalar için de ideal oluyor. İlginç bir küçük kitapçıktı, denk gelirseniz öneririm.

Belki Bir Gün Uçarız: 2023'teki en iyi keşfim net Aylin Balboa idi. Her satırından çok keyif alarak okudum. Kitapları basıldığı sıralama ile okumak daha mantıklı olabilir. Ben tam tersten başladığım için ilk kitabı en son okumuş oldum. Bu kitap bir miktar otobiyografik, hayatında yaşadığı bir çok travma mevcut yazarın insan okudukça daha iyi kavrıyor... Herkese Aylin Balboa'yı gönül rahatlığı ile öneririm.

İyi Adamın On Günü: Ne zamandır merak ettiğim bir seriydi, Storytel'de görünce yollarda dinleyeyim bari diyerek başladım ve oldukça da keyif aldım. Baş karakterimiz sizin bildiğiniz karakterlerden değil, hatta belki başka bir romanda yan rol bile kapamazdı kendisine ama bir şekilde karaktere ısınmayı başarıyor insan. Severek dinledim, seslendirmesi de çok başarılıydı.

Tarih Boyunca Türk Kadını: Bu kitabı bizim kız grubuna İngiliz Merve hediye etmişti. Bana önce okuyup, altını çizdiği versiyonu hediye etmiş. :) Kitap aslında bir tez çalışmasının basılmış versiyonu, haliyle yazarlık becerisi aramıyorsanız okunabilir. Bazı kısımlarda farklı kişiler yazdığı için çok tekrara düşüyor, aynı şeyleri tekrar tekrar okumak zorunda kalıyorsunuz. Ben şahsım adına en çok İslamiyet öncesi Türk Kadınını anlatan bölümü sevdim.

Kudüs Yazıları: Bu kitabı Ayşecim mini kitap kulübümüz için seçmişti. Kudüs bize yakın bir coğrafya ve yakın tarihte yaşanmış ve halen yaşanmaya da devam eden sıkıntılar malumumuz. Ama göz önünde olmayan herşey aslında bize çok uzak oluyor. Geçmişten günümüze neler olmuş, neler yaşanmış bugün bu sorun nasıl kangren haline gelmiş anlamaya çalışmanın ilk adımı için doğru bir kaynak bu kitap, meseleyi derinlemesine incelemek isterseniz de o yolda kaynak kitapları da bu kitabın içindeki önerilerde bulabiliyorsunuz. "Bugün biz ne yaşıyoruz?" cümlesinin altını benim için güzel doldurdu, öneririm.

Kötü Adamın On Günü: İyi Adamın On Gününden memnun kalınca yollarda sesli kitap dinleme mesaime Kötü Adamın On Günü ile devam ettim. Bunu da oldukça keyif alarak dinledim diyebilirim.

Othello: Othello hepimizin malumu bir hikaye aslında, sadece ben tiyatro metni okumayı sevmediğim için hep ertelemiştim. Neyse aradan çıkarmış olduk. :)

Yağmur Kaçağı: Şiir okumadan uyumayalım çalışmalarım kapsamında Yağmur Kaçağı ile meşk eyledim akşamları... Attila İlhan bildiğiniz gibi, şiirler de keza güzeldi.

Masal Masal İçinde: Bu kitabı sevgili İlkay'ın blogunda gördüğüm için almıştım. Önce İngiliz Merve okudu, sonra ben okudum. Güzel ve hoş bir kitap olsa da "ben bu hikayeyi biliyormuşum" olmadım değil. Eminim bir çoğunuz da mutlaka duymuşsunuzdur ama yine de keyifli bir iki saat için okunabilir tabii masal seviyorsanız, şahsen ben masallara pek de bayılmıyorum.

Meraklı Adamın On Günü: Yazar her seferinde çıtayı bi tık daha üste koydu diyebilirim. İlk kitapta bir olayın peşindeyken, ikincisinde aynı anda iki olay çözdük, üçte işler çok karıştı. Yine de keyif bir sesli dinleme deneyimi sunuyor. Yazarın kalemini sevdim.

Güneş ve Onun Çiçekleri: Kaur Hindu bir yazar, hayatında yaşadığı "o acı" travmayla baş etme yolunu yazmakta bulmuş. Onun tastamam bir "kadın" olduğunu okurken hissediyorsunuz. Anne değil ama ama anne gibi... Yaşadığı acı onu büyütmüş, değiştirmiş. İnsanlara iyileştirici güç olmayı seçmiş. Modern şiir seviyorsanız mutlaka okuyun. Bende gidip diğer kitaplarını alayım.

Gördüğünüz üzere hakkını vere vere çok okuduk be canım...
Sevgiler.
3 Mart 2024

"Sahip olduğumuz güzelliğe inansak, trilyon dolarlık bir sektör çökecek."

demiş Rupi Kaur
"Güneş ve Onun Çiçekleri" isimli kitabında...
29 Şubat 2024

2023 Aralık Ayı Okuma Raporu

Yazacak çok birşey yok diye mi bir türlü elim gitmedi bu yazıya hiç bilmiyorum. Neyse kısmetimde Şubat ayında Aralık ayının yazısını yazmak da varmış neyleyek.

Aralık ayında bir çok sesli kitap dinledim ama aslında hepsi daha önce okuduğum kitaplardı. Yıllık hedefi erkenden tutturunca canım ne isterse onu dinlemeyi seçtim.

Bir de sanırım "iş iptal oldu" haberini bana sabah kahvesi eşliğinde ofiste bu kitabı okurken verdiler diye bu kitap da süründü durdu elimde.

Sevgili Arsız Ölüm: Yanlış zamanda yanlış kitap mıydı diye düşünmeden edemiyorum. İlk etapta çok hızlı okurken o malum sabah sonrası bir türlü ilerletemez oldum kitabı... Hatta sonrasında Storytel'den sesli dinleyerek bitirdim. Pek sevmediğim uzun uzadıya anlatılan bir yazım şekli var. Ne kitaba ne karakterlere bir türlü bağlanamadım. Okumak için çok akıcı bir yanı da yoktu. Süründük beraber. Kendim keyif almadığım için kimseye de illa alın diyemem ama biraz araştırıp öyle alın bence. Ben tiyatro oyununa bir türlü bilet bulamayınca kitabı okumaya pek heves etmiştim ama ne umdum ne buldum oldu.

Neyse sonuç olarak Aralık ayını da 1 kitapla kapatmış bulunuyorum. Ocakta herşey çok daha güzel olacak. :)

Adios.

Bir küçük kutlama meselesi...

Merhebalar gönül dostları,

Canlarım, ciğerlerim, iki gözümün çiçekleri umarım iyisinizdir. Zira ben şu an adeta içi kıpır kıpır, midesinde kelebekler kanat koşturan ilk aşkının ilk heyecanlarını yaşayan bir yeniyetme gibiyim adeta...

"Oldu en sonunda oldu bim bam bom" diye ortalıklarda oryantal yapmak istesem de ortam tabii ki buna müsait değil.

Sizlerin ettiği dualar yerine teslim edildi sanıyorum ki,  çünkü terfi ettim. Ama bu aslında bir önceki iptal edilen iş değil.

Şöyle ki; A ve B takımları var diyelim. A daha başarılı ve daha büyük hedefleri var, B ise daha küçük bir takım. Ben bir öncekinde B takımına geçiyordum ve biliyorsunuz ki iptal oldu. Bu sırada A takımında bir açık doğdu onlar bana seninle görüşmek istiyoruz dediler. En baştan yeniden görüştük. Aynı süreçlerden bir daha geçtik. Ama bu sefer nihayete erdik dostlar pazartesi imzamı attım. :)

Bana "oldu bu iş" denilen günün üzerine imza için iki hafta beklemek çok zordu inanın, ha iptal oldu ha olacak diye diken üstünde gezdim.

Neyse ki bu sefer muvaffak olduk. Hatta hiç beklemediğim bir süprizi daha var bu işin sanırım ama onu da olursa yazarım, şimdilik belirsiz.

Velhasıl-ı kelam, "olanda da olmayanda da hayır vardır" sözü bir kez daha yerini buldu. Nitekim olmadığında üzülmeme izin vermeyenlerin sevinmesine de bu sefer ben izin vermiyorum. Kocam ve bir iki iş arkadaşım hariç kimseye hiç bişey söylemedim. Öyle kendi kendime yaşıyorum bu sevinci. :)

Bu arada çok beklenen o imzanın atılması şerefine kuzenim bana çikolata göndermiş. Çiçeksepeti notu karıştırmış, önce uzunca bir süre çikolatayı aradık. Sonra resimdeki çikolata olduğunu düşündük, bu sefer de o isimde biri var mı yoksa gerçekten not mu karışmış diye koca binanın çalışanlarını kontrol ettirdik.

Durduk yerde bir sürü iş çıktı başımıza. Neyse çikolata benimmiş ama not başkasının. Hacine Hanım'a buradan seslenmek istiyorum. "Üzgünüm yeğenleriniz çok güzel bir not yazmıştı ama olsun beni de mutlu etti." :)

Sevgiler size.

Gidip biraz daha içim kıpır kıpır salınayım ortalıklarda.

Bye.

7 Şubat 2024

Durum Raporu: Evin yolunu bulamıyorum.


Hayırlı günler olsun çiçeklerim,

Uzun zamandır yoktum. Enerjim olunca zamanım, zamanım olunca enerjim olmuyor. Haliyle biraz boynu bükük kaldı buralar. Nerelerdeydin derseniz orada, burada, şurada diyebilirim.

* Yılbaşı sebebiyle kocam memleketine gitmek istemişti. Yeni yıla maailecek Amasya'da girdik. Doğum günüm sebebiyle pasta almaya gitmiştik. Amasya'da aldığımız en büyük boy pastanın İstanbul'da aldığımız en küçük boy pastadan daha ucuz olması beni şoka soktu. O şoku atlatamadım.

* Amasya'dan dönerken otobanda arabamız bozuldu. Gecenin ikisinde çekici gelip sağolsun bizi oradan kurtardı. 2024'teki ilk başarım çekiciye binmek oldu böylece. Bunu da denemedim demem.

* Yılbaşı tatili yetmedi, hazır önümüz yarıyıl tatili Çınar'ı da alayım da Karabük'e eltimlere gidelim dedim. Çınar hep büyük otobüslere binmek istediğinden otobüs ile gittik geldik. Yolculuk kısmı dışındaki kısımlar çok eğlenceli idi. Çocukları bırakacak kimse olmadığı için jandarma komutanı olan kayınbiraderime çocukları bıraktık. O da asker başına bir çocuk emanet etmiş, biz gelene kadar bakmışlar. Düşündüm de bazen asker olmak da zor arkadaşlar. :) 

* Karabük dönüşü evin salonunda büyük tadilat başladı. Salonun sıvası alıp başını evi terkedince tavanda tadilat yapmak gerekiyordu. Bende "elin değmişken de bir güzel boyarsın be kocacığım" diye verdim gazı, verdim coşkuyu. :)

* Çok güzel mis gibi bir salonumuz oldu. Bu arada boya alırken ben koyu renk düşünüyorum ama satış görevlisinin verdiği karteladaki renkler bana hep açık geliyor. Neyse en son bir renk seçtim ama aklımdaki renkten çok açıktı yine de. O sırada seçtiğim rengi gören satışçı kadın "Bu renk kartelada durduğu gibi durmaz, daha koyu olur." dedi. Bende "Aaa öyle mi süper, ben zaten daha koyu olsun istiyorum." dedim. Kadın şok, kocam şok. :) Evi koyu renk boyamaktan çekinmeyin arkadaşlar, zaten akşamdan akşama evi kullanan insanlarız neticede, güzel oluyor.

* Tadilat devam ederken cuma günü akşam aylık ödemelerimi yapınca cebimde kuruş kalmadığını fark edip sinirlendim ve kocamı aradım. "Seni çok seviyorum. Seninde beni çok sevdiğini biliyorum. O yüzden bu akşam çocuğa sen bakarsın diye düşündüm. Ben kızlarla dışarı çıkıyorum." dedim. Hemen akabinde de spontane bir buluşma ayarladım. O günden beridir de eve giremiyorum arkadaşlar. 

* Cuma Ayşe ve İpek'le buluşmak ile başlayan serüvenim, cumartesi çocukları da alıp hamama giden kocalarımız sebebiyle boşa çıkan kızlar buluşmasına evrildi. Pazar akşamı İngiltere'ye gitmeden önce evdeki eşyalarını almaya gelen Mervecim ile oturduğumdan çocuğu gene kocam devraldı. Pazartesi günü İngiliz Merve'ye veda partisi minvalinde kızlarla yemeğe gittik. Salı günü kocam gece nöbetine gideceği için çocuğu ben devraldım. Bu akşam gene kocama devrettim. İşten arkadaşla dışarı çıkıyorum.

* Ay sanırım ben evin yolunu kaybettim dostlar. :) Kocam çok dışarı çıktığı bir dönemde ciddi bir kavga etmiştik ben lohusa olduğum süreçte, o da benle bugün dalga geçiyor, "Sen gelince ben büyük bir kavga çıkarayım da evde, sen gör." diye... Umarım şakadır.

* Bu arada evrene verdiğimiz tüm mesajlar dönüp dolaşıp yerini buluyor. Ya da bazen yürekten istediğimiz birşey düşündüğümüzden bile çok önce gelip önümüze konuyor. Geçtiğimiz yıl "Manxcat" in Arya ile yaptığı seyahat yazısını okuduğumda "Biz de bir gün Çınar'la böyle olacak mıyız acaba?" diye düşünüp içimden dilemiştim. Hatta yorum da yazmıştım. Düşündüğümden bile erkenden oldu...

* Bazen yaşamak güzel şey. :)

Sevgiyle, 
Applesoda

Search

About

Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.