13 Eylül 2026

Çile bülbülüm Allah...

Hello çiçeklerim,

Bu aralar başım da takvimim de biraz kalabalıktı. Aylardır aklımda her yere gezdirdiğim Çınar ile İngiltere seyahatini bile ancak yazabildim.

Sizin de böyle aklınızda gezdirdiğiniz yapılacaklar listeniz var mı? 

Yarım kalan tüm işlerim, tüm hobilerim, yapmayı düşündüğüm her şeyin bir checklisti var kafamda desem? Özellikle yarım kalan her şeyden çok rahatsız oluyorum. O yüzden mesela içerikten hoşlanmasam da başladığım her kitabı bitiririm, izlediğim şeyleri yarım bırakmam. Beynimde yüküm zaten ağır, listenin giderek kalabalıklaşmasına ihtiyacım yok.

Kendi kendimi aşma yolunda da bazı çalışmalarım var; tek başıma gittiğim LP konserinde inanılmaz keyif aldım. Çevredeki çiftleri görünce bi -mı acaba? dedim ama, ben bana yetebiliyorum da aslında. Kendi kendimin sırtını sıvazlamayı da elini tutmayı da iyice öğrendim.

Konser günü öncesinde Ayşemin iş yerine uğrayıp bir kahvelerini içtim, biraz da Ayşemle kitapçı gezdik. Sonrasında kendimle yemek keyfi yaptım. Yalnız hamlamışım, dokuzda başkayan konser için dokuza çeyrek kala alana vardım. Biletim sahne önü olmasa beklemem gereken sıra Maçka Parkı'na kadar uzanıyordu... Neyse ki ucuz yırttım. Konserden aldığım keyif ise eve dönüş yolculuğunu vapurla yaparken maksimuma ulaştı. 

Sonrasına hızlı bir iş seyahati sıkıştırıp, döndükten sonraki gün de İrem'le Can Bonomo konserine gittim. -İrem'i motive etmek için ona da bilet alıp, emrivaki yapmış olabilirim.- İremciğimin doğum gününü kutlayamamıştık kendisi tatilde diye, o yüzden kendisini evden alıp eve bırakmalı, mum üflemeli artı konserli full paket bir deneyimle gönlünü aldım.

Bilmem kaç bileti yaktıktan sonra sonunda Can Bonomo konserine giderek makus talihime nanik çektiğime, şeytanın bacağını kırdığıma inanıyorum. Başardım arkadaşlar! SONUNDA! 

Kalkın oynayacağız!!!

Konser sonrası biraz trajikomikti, birincisi uzun süredir araç kullanmadığım için hamlamışım zaten diken üstündeydim. İkincisi de bu navigasyon uygulamalarının Avrasya Tüneli ile anlaşması mı var nedir her türlü yol tünelden geçiyordu. Yani sorarım size arkadaşlar, Sarıyer'den cumartesi gecenin köründe karşıya geçmek için ne trafiği olabilir ki??? Şehrimizde üç adet köprü var, hepsi de mi tıkandı anlamadım ben??

Resmen kulağımızı tersten tuttuğumuz bir rota izleyerek tünele yol aldık, o sırada navigasyonla doğru yola çıkmaya o kadar odaklanmışım ki... Tam böyle yola çıktık oh be diye bir nefes almışken, yoldaki tabelada Edirne yazısını görmeyeyim mi?! "İreeeem biz niye ters tarafa gidiyoruz!" diye panikledim tekrar... Neyse ki İremle birbirimizi boğazlamadan tüneli bulduk da konu olaysız kapandı.

Ama yani bir ara "Neden eve dönemiyoruz, nerede bu köprü, neden gidemiyoruz?" diye sinirimden ağlamama ramak kalmıştı. Ben karşının taksisiyim arkadaşlar, panik oluyorum Avrupa yakasında. Eve geldiğimde "Taşına, toprağına kurban olduğum Asya yakasıııı!" diye yerleri öpecektim sevincimden.

Sonraki hafta Çin ekibini İstanbul ofisinde ağırladık, ben aslında kendilerine Dubai ofiste de eşlik etmiştim. Türk kahvesi istiyorlardı bende hediye olarak hepsine kahve götürdüm, show business deyince de ben arkadaşlar... Diğer ekip arkadaşım da akşam Çinlileri yemeğe götürelim dedi. Tamam olur dedim ama aslında hiç de gidesim yoktu. O sırada Çinliler biz kebap yemekten bıktık deyip Çin restoranına hotpot yemeğe gitmek istediler.

Misafirin de böylesi... Kardeşim biz niye İstanbul'da Çin restoranına gidiyoruz, kaldı ki siz Çindeki ile eşdeğer olacağını mı düşünüyorsunuz bunun anlamadım ki... Neyse bu da bahane oldu dedim "no  thanks arkadaşlar, size iyi eğlenmeler" sakin sakin evime geldim. Benim uzakdoğu mutfağı ile aram yok, kaldı ki kebap mı hotpot mu deseler, tartışmaya bile açık bir konu değil bence! Hotpot diyeni yakarım!!

Evdeki robot süpürge uzun süre önce emekliye ayrılınca bende uzun bir düşünme süresi sonrası yenisini aldım. Eşik falan çıkabilen versiyonunu alıp, bir sürü para ödedim ama süpürge o eşiği aşmaya çalışırken hasar gördü biraz, şimdi birincisi servis çağırmam lazım, ikincisi de eşiği sökmem lazım. Aslında söktüm de ama altında alçı varmış, oraya bi çözüm bulmam lazım, çözümü de düşündüm ama yapmak isteğim hiç yok. Aklıma babam geldi burada olsaydı bari ya, en azından yapardı dedim. O sırada da düşündüm dedim ki; "Çiçeğim, canım benim, onlar senin başının çaresine bakacağına o kadar eminler ki asla seni, senin nasıl olduğunu sormak için aramıyorlar. Sadece kendilerinin birşeye ihtiyacı varsa bunu çözmek için seni arıyorlar." 

Sonuç olarak, eşiği benim yapmam lazım, bana gene yapı-market yolları göründü. İkinci sonuç; umut asla ölmüyor, bu da bence çok yorucu düşünün ki hala babam yapsaydı diyebiliyorum. Fakat babam da onun işlerini çözeyim diye bana müracaat ediyor. Ebeveynlerimin ebeveyni olmaktan çok bunaldım. 

Tam bu sıralar şirket bilgisayarımın gözü toprağa bakmaya başladı, o kadar yavaş ki... Donuyor, kilitleniyor, inanılmaz ısınıyor. IT ekibi zamanı gelmeden yenileme yapabilir miyiz diye araştırıyor şu an ama kendimden korkuyorum. İşlevini yerine getiremeyen hiçbir alete tahammülüm yok. Vallahi bir sinir anına bakar, kaldırıp atabilirim. Sen sabır ver Allahım...

Okullar da açılacak yarın malum, bir yandan servis ablası bir yandan öğretmen sürekli mesaj atıyor. Cinnet getirip akşam haberlerine manşet olabilirim her an... Son dakika okul yarın 10:00 - 12:30 arası olacak dediler, trafiği önlemek içinmiş... Ya bizde çocuk olduk, bizde okula gittik, hiç böyle saçmalıklar yoktu. Ayrıca pazartesi olan trafik salı olmayacak mı yani? Bu nasıl bir saçmalık ya, otur savun bu fikri desem, elde tutulacak yanı yok. Beyinsiz insanların eğitim öğretim sektöründen men edilmesi lazım artık, yeter!

Bak yazarken bir daha sinirlendim. Sabır yarebbim, sabır Allahım...

Ay bir de alengirli işlerimiz var; birincisi kuzenim evleniyor, evdeki kıyafetleri komple deneyip uygun bir kombin yapmam lazım. İkincisi diğer bir kuzenim de hamile, baby shower yapacağız, o yüzden hazırlık yapıyoruz Melikeyle.

Doğmamış çocuğa don biçme aktivitelerini sevmem aslında, ben kendim de yapmamıştım ama hazırlık yaparken düşündüm de bu bizimle değil çocuğu doğuracak kişiyle alakalı. Şu anda hiçbirimizin baby shower diye bir hevesi olmasa da bu işin kuzenimi çok mutlu edeceğini bildiğimiz için şu anda hepimiz can-ı gönülden bu etkinliğe çalışıyoruz.

Neyse o sürpriz yapılacak arkadaşlar!

Öperim gözlerinizden, bende gidip çayı demleyeyim Ayşem gelecek de...

Not: Ayşe gelecek diye tatlının yanına çay demliyorum ama aklımdaki tek şey "bir kahve içsem" kendimin kendime hayrı yok benim... :)
11 Eylül 2026

Çınar'la İngiltere turuna çıkıyoruz.

 Dostlarım,

Uzun zamandır Çınar'la yaptığımız ilk yurtdışı gezisini yazmak istiyordum, ancak kısmet oldu. Hazırsanız başlayalım! Bu oldukça uzun bir yazı olacak, çayınızı-çerezinizi yanınıza almayı unutmayın.

İlk yurtdışı gezimiz tabii ki de Çınar'ın Merme'sine olacaktı. İngiliz Merve'yi görmek için mart ayında düştük yollara. Bu arada biletleri o kadar uzun zaman önce almıştım ki, ara tatile denk getirip Çınar'a sürpriz yapmak istemiştim ama bir yerde bana da sürpriz oldu. Çünkü meğerse tatilimiz tam olarak Ramazan'ın son haftasına denk geliyormuş.

Gezimiz daha havalimanında olaylı başladı, Çınar'ın uzun zamandır sallanan dişi havalimanında düştü, dişi de düşürüp kaybettik o hengamede. 

Yolculuk nedeniyle miktar duygusallaşan çocuğumun modu yerine gelsin diye, gel oyuncak bakalım dedim. Bu arada seyahatlerimizden önce bir oyuncak sınırı belirliyorum, bu seyahatta Çınar'ın dört oyuncak hakkı vardı. -Kendisi sıkı pazarlıkçıdır bu arada; bir diye başlıyoruz pazarlığa artık nerede insafa gelirse.-

Bir de Melike önceki seyahatinden kalan 20 poundu Çınar'a harçlık olarak verdi. Onunla alacaklarına da biz karışmadık ama seyahat boyu parasının hesabını yapması, kalanı artanı hesaplaması açısından hoştu.


Ben bileti çok uzun zaman önce alınca, havayolu firması da on dakika, yirmi dakika diye diye bileti aylar boyunca öteleyince kendimizi gece yarısı seyahat ediyor bulduk.

Çınar'ın bi uyuyup bi uyanması bakımından benim için çok zorluydu, çünkü uçaktan inince trenle Gatwick'den Luton'a geçmemiz gerekiyordu.

En trajikomik olansa, Luton bileti gece yarısı diye onu almayıp daha erken bir saate Gatwick için bilet almıştım. Ama günün sonunda havayolu firması sağolsun gene olmaktan korktuğum yerde buldum kendimi.

Bu arada inişimizle trenin kalkışı arasında 40 dakika vardı. Havalimanının içinde depar attım çocukla ve iki valizle resmen. Tam herşeyi hallettim, tren biletlerini makineden çıktı aldım, oh be dedim ki....

Çınar "Anne tuvaletim geldi." dedi. Ağlamadım arkadaşlar, içime attım, bir de üstüne bir tur daha havalimanında depar attım. Ama sonuç olarak o trene yetiştim.

Maşallah bana!

Neyse ki sonrasında Merve bizi Luton'dan aldı, Ramazan olduğu için arkadaşı da bizi sahura davet etmiş, arkadaşına sahura gittik. Gittiğimiz evin çocukları da Çınar'la yaşıt olunca, uykusu sürekli bölündüğü için nemrut nemrut bakınan oğlumun yüzüne renk geldi.

Bu arada sol üst fotoğraf Merve'nin köyü Cranfield'dan, Merve'nin küçük evinin manzarası, sağda ve sol altta Merve'nin okulunda tura çıkan küçük danam, en son fotoğraf da Merve'nin gecikmeli doğum günü kutlaması.

İkinci gün Londra'ya gittik. Çınar'ın Londra metrolarındaki rahatlığı beni benden aldı. Metrolar korkunç pis olduğu için ben elimi cebimden çıkarmazken oğlumdaki rahatlık seviyesini soldaki ilk fotoğrafta görebilirsiniz.

Natural History Museum'u Çınar'la detaylı gezerim diye daha önceki gelişimde kısacık gezmiştim. Çınar sadece vahşi hayvanlar ve müze shopları ile ilgilendiği için ancak dinozorlara kadar görebildim.

Solda dinozor mutlusu Çınar, ortada Çınar'a genel kültür yüklemesi yaparken Merve, en sağda da ahretliğim ve ben. 

Solda, St. James parkında sicap besleyen yavrum mutlu ama aslında sincapları beslemek yasakmış, oysa ki kajuyu ona acıktı diye atıştırmalık olarak vermiştim ne bileyim arkamı dönünce sincapları besleyeceğini. 

Ortada, Victoria & Albert Müzesinin kafesinde yine mutlu edemediğim evladım. Ne yapsanız yaranamazsınız bazen, oruç aklımızla sürekli Çınar'ın yemek yemesi için mekanlarda oturmak bi tık zorlamadı desem yalan olur. Bir de üzerine günde neredeyse yirmi bin adım attığımızı hesaba katarsanız, hayat bir hafta boyunca oldukça zordu arkadaşlar.

En sağda Science Müzesinden aldığı astronot yemeğini bize öven Çınar, o kadar ama o kadar övdü ki şu dandik şeyi, gidip bir tane de kendimize mi alsak, iftardan sonra denerdik diye düşündük.

Londra gezimizi Open Iftar etkinliği ile sonlandırdık. Trafalgar Meydanı'nın tamamı bu etkinlik için kapatılmıştı. Open Iftar oldukça prestijli bir etkinlikmiş ve bir çok Avrupa şehrinde yapılıyormuş, Merve'cim bir daha ne zaman Ramazan'da geleceksiniz sanki deyip bize de bilet almış.

Etkinlik çok kalabalıktı, kalabalık olacağından da bir saat kadar erken gidip giriş yaptık. Öncesinde birlik beraberliğe çağıran konuşmalar yapıldı, meydanda kuran okundu, namaz kılındı. Bu anlamda çok güzeldi. Tek kötü yanı bir saat boyunca beklerken donduğumuz için yemeklerin de soğuk dağıtılmasıyla beraber hepten donduk.

Öğrendiğime göre ilk kez bu sene böyle soğuk yemek servis edilmiş, neyse katıldığıma mutlu oldum ancak bir sonraki sefere böyle bir etkinliğe gidersem yanımda yemeğimi götürürüm.

Dipnot: Dağıtılan hurmalar mükemmeldi, ben hurmanın asıl membağı olan ülkere seyahat ediyorum ama bu kadar büyük hurmaya hiç denk gelmemiştim.

Sonraki gün Cambridge'e gitmeye karar verdik. İlk fotoğrafta arabadan iner inmez bana çiçek toplayan küçük romantik sıpam var.

İkinci fotoğrafta bir bir köprünün üstündeyiz ama kadrajda ünlü Matematik Köprüsü var.

Son fotoğraf ise bulunduğumuz köprüden nehrin diğer yakası...

Cambridge'de inanılmaz bir göz şenliği yaşadık, her yerde pembe beyaz manolyalar açmıştı. Gezdikçe içimiz açıldı.

Ortada bir kilise bahçesinde bulduğum manolya ağacı altında çocuklarım.

En sağda ise Newton'un başına düşen elmanın ağacının torununun torununa bakmaktasınız.

Solda sokaklarda şen şakrak gezen benimkiler. Ortada Fitzgerald Müzesi'nin girişi, en sağda ise müzenin iç merdivenleri.

Bu müzeyi ben atmosferi yüzünden çok sevdim, Çınar ise sergiledikleri kılıç kalkanlar açısından.

Müzede çocuklara kağıt - boya kalemleri vs veriyorlar, müzeyi gezerken resim yapsınlar diye.

Solda ressamımız Çınar Bey'e poz veriyorum, ortada ise ressamımızın eserini görebilirsiniz.

En sağda ise Çınar'ın müzeden aldığı şövalye, torunum olur kendisi.

Solda meşhur Corpus Clock'un mekanizmasını Çınar'a anlatan Merve, ortada bulduğumuz tatlış bir kitapçıda harita arayan Merve, en sağda da Cambridge sokaklarında benimkiler.

Soldaki ve ortadaki fotoğraf Cambridge Üniversitesi'nin kitapçısından, şurada oturup zaman geçirmek isterdim ama Çınar'la ne mümkün. En sağda ise İngiltere'de her yerde görebileceğiniz Harry Potter ürünleri satan dükkanlardan birisi.

Günü Cambridge Merkez Camii'nde sonlandırdık, iftarı da burada yaptık. Ramazan boyunca dünyanın her yerinden müslüman toplulukları bu şekilde iftarlar organize ediyormuş. İlk iki gün Merve'nin okulunda iftar yapmıştık, iftar organizasyonunu Türklerin yaptığı günlerdi.

Çok hoşuma gitti açıkçası, dünyanın her yerinden farklı farklı insanlarla iftar münasebetiyle bir araya gelmek; hem sohbet şansı hem iftarı paylaşma duygusu çok güzeldi. Oruçlu olarak gezmek ne kadar zorsa da iftarların güzelleği bu zorluğu gölgede bıraktı açıkçası ve Ramazan'da seyahat ettiğime de sevindim. Yoksa nasıl haberim olacaktı ki?

Dipnot: Bu camiinin yapımı için birçok bağış toplanmış, ancak en büyük bağışların bir kısmı Türk Diyanet Vakfı ve Türkiye'den bazı vakıflar tarafından sağlanmış, o yüzden Türklerin camiinin yapımındaki katkısı nedeniyle camii Türk destekli olarak anılıyor.

Sonraki gün Oxford'a gittik. Solda Sighs Köprüsü, ortada Oxford'da deliler gibi koşturup her yere tırmanmak isteyen çocuğum ve en sağda ekibimiz.

Okul binaları Oxford'un tamamına yayılmış durumda, burası en meşhur olan Harry Potter'in yemek salonuna da ilham olan ana bina.

Turist olarak her binaya girmenin ayrı ücreti var, Merve ne kadar isterlerse vereceğimi bildiğinden, ev ekonomisi de yapmak amaçlı Oxford'da okuyan bir arkadaşına haber vermiş, arkadaşı bizi gezdirdi.

Oxford'da okuyorsanız yanınızda iki kişiyi ücretsiz binalara sokabiliyorsunuz, çoğu yerde Çınar'ı saymadılar, hep birlikte girdik dolaştık.

Burada bahçelerde koşturan küçük sıpam ve hoşuma giden bina girişlerinden bazı tavan detayları ile bakışmaktasınız.

Soldaki fotoğrafımız çok güzel çıkmış, bu geziden favorim bu fotoğraf.
Ortada ve sağda; New College binası aynı zamanda Harry Potter Felsefe Taşı filminde uçuş derslerinin çekildiği yer.


Burada New College'in iç kısmını keşfediyoruz, ortada yediği bazı bir takım haltlar yüzünden Merve tarafından azarlanan Çınar, sağda da ikisini kendi haline bırakmış olan ben.


Hala New College'dayız, ortada Harry Potter ve Ateş Kadehi filminde Moddy'nin Malfoy'u gelinciğe çevirdi o ağacın altı var.

Daha önce Merve ile Oxford'a gelen Melike bizim fotoğraflarımızı görünce "Ama ben buralara gitmedim." diye serzenişte bulundu. Bende "Merve Harry Potter izlemiş mi ki götürsün seni, ben elimde listeyle geldim." dedim. :)

Bir sonraki seyahatimizde Merve'yi satıp Melike ile Oxford'a gitmemiz lazımmış, notlarımıza ekledik.


Oxford okul binalarından vitray detayları, ortadaki kilise tam olarak hangi binadaydı hatırlamıyorum.


Yine Oxford okul binalarından bazı detaylar ve son karede eve dönüş yolunda minnak yavrumla ben.

Normalde Merve ne zaman birşey almak istesek gereksiz der, ona o para verilir mi der, hiç susmaz, birşey de aldırmaz. Merve'ye rağmen alışveriş yapmak zordur inanın.

Ama oruç başına vurduğundan Oxford'da gezerken aldıklarıma pek müdahele edemedi. 

Solda basilik kanını bile çay bardağında içen Türkler olarak biz, sağda da aldığım turist kazıklama ürünü içeçekler.

Tadı güzel değildi, ayrıca sağdakinin kaymakbirası olduğunu iddia ediyorlara ama uzaktan yakından alakası yok dostlarım.

İşte böyle bütün bir hafta orası senin, burası benim gezdik. Orucumuzu her gün farklı bir yerde farklı insanlarla açtık. Çınar aldıklarından ve gördüklerinden memnundu.

Benimse bu tatil sonrası dinlenmek için bir tatile daha ihtiyacım vardı.

Çınar bu tatilden önce Harry Potter izlememişti ama eve döndüğümüzde ilk filmi izlemesine izin verdim. Filmde kırmızı otobüsleri gördüğünde "Aaa anne biz buraya gitmiştik dimi!" diye çok şaşırdı, sonrasında uçuş derslerinin olduğu sahne gelince yine gittiğimiz yeri tanıdı.

Onun dünyasının bu kadar küçük olması, dünyasında ve hayallerinde her yerin erişilebilir olması beni çok mutlu ediyor. Çünkü ben Harry Potter okuduğumda Londra benim için dünyanın bir ucuydu ve bir gün gerçekten gidip görebilir miyim diye o küçük aklım asla hayal kurmamıştı.

Buraya kadar okuduysanız azminize sağlık, gözlerinizden öperim.

Adios, Applesodaa.

10 Ağustos 2026

Ben hep evdeyim...

Hello,

İnanmazsınız ama yine ben geldim. Geçen haftayı çocuksuz geçirdim biliyorsunuz, eski ben olsa her güne bir plan yapardı, evin kapısından içeri girmezdi. Yeni beni de kapıdan dışarı çıkaramadım.

Yok yani olmadı, bir türlü kendimi evden dışarı çıkmaya ikna edemedim. Hep "amaağnn çok yoruldum bugün, yarın çıkarım" dedim. Yarın olunca, yine neyse yarın çıkarım artık dedim. En son cumartesi artık sabah kalkıp çıkacağım bu evden dedim, yine çıkamadım.

Yıllar yıllar önce bir Kore dizisine başlamıştım. Kız evden dışarı adımını atamıyordu, psikolojik bir rahatsızlığı vardı. Diziyi izlerken daral gelmişti ruhuma yarım bırakmıştım -ki obsesif olduğum için pek nadir birşeyleri yarım bırakırım-. O dizideki kıza döndüm diye bu hafta hayıflanıyordum evde, neyse ki Melike pazar günü kahvaltıya gidelim dedi de, sonunda şeytanın bacağını kırabildim.

Günlük güneşlik, iç açıcı havalarda evde oturdum da bugün Melikeyle ince ince yağan yağmurun altında caddede kitapçıları arşınlıyordum. Melikeyle bu romantizmi de yaşamamız lazımmış demek ki...

Bu hafta işte çok zorlandım. Her gün ama her gün o bilgisayarın başında oturmaya kendimi yeni baştan ikna etmem gerekti. Ben kendini motive etmek, her gün yeni baştan başlamak konusunda iyiyimdir ama, bazı umutlarım paramparça oldu. Parçalar içine batarken insanın kendini çalışmaya ikna etmesi çok zor oluyor inanın ki...

Biraz kendimi okumaya verdim bu sıralar, aynı anda kaç kitap okuyorum bilmiyorum ama okuyorum işte... İyi geliyor hikayeden hikayeye atlamak, başkalarının hikayelerinde kaybolmak.

Bir de kendimi polisiye izlemeye vermiştim ki, bakın işte onun sonu iyi olmadı. Yıllardır evde yalnız kalırım ve yalnız kalmaktan da korkmam. Seneler evvel bir gece aşırı kanlı-bıçaklı bişey izleyip yatınca, gece gelen seslerden çok tedirgin olmuştum ki sonradan sesin üzerine aşırı fazla çamaşır astığım askılıktan geldiğini keşfetmiştim. 

Bu aralar canım sıkkın olduğundan, polisiyeler de böyle su gibi akıp gittiğinden ne bileyim işte akşam aktivitesi olarak izliyordum bir haftadır. Ama yani kandır, cinayettir, asmaktır, kesmektir herşey var. Sonra uykum gelince gidip yatıyorum, ondan sonra işte görmeyin halimi... Bir akşam rüzgardan camlar gıcırdamaya başlamasın mı? Tam uykuya dalıyordum, bir zıpladım.

Sonraki akşam mahallede kavga çıktı; bağırışlar, çağırışlar derken gene bende uyku kalmadı. Bir gece zaten uykusuzluk hastalığım nüksetti hiç uyumadan sabah ettim. Sonraki gece iyiydi, güzelce uyudum, sabah beşte kendi kendime uyandım, bir ihtiyaç molası yaptım, yatağa geldim, yattım. BAM!!!

Saksı kırıldı!

Kalktım hemen camı açtım, dışarı baktım -ki yatak odası kot farkı yüzünden diğer odalara göre daha alçak- dışarıda biri olsa görmem lazım, bayağı göz göze gelmemiz lazım hatta. Kimse yok, dışarısı da çok karanlık hayal meyal yerde bişey gördüm ama karanlıktan da seçemedim. Dualar eşliğinde gittim geri yattım.

Sabah ilk iş tekrar dışarı baktım, saksı falan yok, yerde toprak izi bile yok. Bugün Melike'ye anlatıyorum, rüyanda görmüş olmayasın diyor. Rüya olmadığına eminim de, ne oldu onu da bilmiyorum ama... Kafamda deli sorular?!

Neyse bu kadar gerginlikten sonra polisiyeye ara vermeye karar verdim, bu kararımın ardından bugün Kore dizisi izleyeyim dedim, maksat kafam dağılsın hani...

Tatlım Seo In Guk'cuğumun yeni dizisi gelmişti onu açtım. Konu ne onu bile bilmiyordum açarken, Seo In Guk olduktan sonra ne olsa izliyorum nasılsa ben diye direkt başladım. Dizinin daha ilk bölümünde şöyle bir laf geçti: "Aşktan nefret ediyorum, çok fazla şeyi mümkünmüş gibi gösteriyor." 

Ayy dedim iddialı başlıyoruz!

Ama sonra iddialı değil de, çok naif bir dizi buldum. Yer yer komik, eğlenceli, zaman zaman hüzünlü ama bence en güzel özelliği naif olmasıydı. Uzun zamandır bu kadar hoşuma giden birşey izleme keyfini yaşamamıştım. Gerçi henüz dördüncü bölümdeyim, Korelilerin son bölüm canavarına kurban gitmez inşallah.

Ayyy çok yazdım yahu, buraya kadar sabırla okuduysanız gözlerinizden öperim.

Naifsoda.

Not: Dizinin adı "See You At Work Tomorrow", yazının fotoğrafı da diziden alındı.

3 Ağustos 2026

Let's dance!


Hello hellooo,

Bugün böyle ortaya karışık güncellemeler ile karşınızdayım dostlarım.

Geçen hafta ev curcuna gibiydi, herkes burdaydı. Tam bu sırada kuzenlerinin Amasya'ya gittiğini öğrenen Çınar, Amasya'ya gitmek için ortalığı ayağa kaldırınca, gönderdim bende napayım... Şimdi iki hafta tek başımayım, birden boşluğa düştüm, ne yapıyorduk çocuktan önce yahu?

Ne yapsam ben? Kafamda deli sorular??

Cuma günü Dubai'den dönerken kendime Kindle Matcha aldım. Yeşil rengini bulmak için bayağı bir aranmış olabilirim ama yeşile zaafım var ne yapayım.

Henüz Kindle'a kitap bile indirmedim, İrem de "Bir denesen artık, yorumlarını bekliyorum." deyince bende Melike'yi bekliyorum; gelsin bana anlatsın, içine birkaç kitap atsın diye diyorum. O da bana diyor ki; "Melike'ye ihtiyacın var mı gerçekten, Google'a sorsana!"

Tabii ki sorabilirim ama ben artık bazı şeyleri de araya taraya öğrenmek istemiyorum ya banane, Melike gelsin Kindle'ımı kursun, İrem gelsin telefonumun ayarlarını halletsin. Şu dostlarımdan bir hayır görmemeyim mi yani? Herşeyi de kendim yapmak zorunda mıyım?

Zorundaysam da isteğim yok şahsen, içime bir istek gelmesini beklersek o da en az bir üç-beş sene alabilir.

Bu arada yukarıdaki şarkıyı buldum sabahtan beri evin içinde salınıp duruyorum. İçimde dans etme isteği uyandırıyor sürekli... Şimdi tabii ki durmaksızın dinleyip sonra da bir kenarda unuturum.

Haftaya cuma hayatımda ilk kez tek başıma konsere gideceğim, şu şarkıdan hevesim geçince gidip LP şarkılarına da çalışayım biraz bari.

Bir de kendi başına gidilecek sakin, kafa dinlemelik tatil mekanı arıyorum. Kaçıp gitme planlarım var da, bana güzel yerler önerir misiniz lütfen???

Şimdilik benden bu kadar, gelip son yazının kasvetli havasını bir dağıtmak istedim.

İki hafta boştayım, kesin gene gelirim.
Özleyin beni.

Adios.
Applesodaa

27 Temmuz 2026

Kral Midas'ın kulakları eşek kulakları....

Selamlar,

Bilmem kaç kez bu yazıyı aklımdan yazdım size aslında ama şu an yazmak için bilgisayarın başına oturunca herşey aklımdan uçup gitti.

Bir süre eski usül el yazısıyla günlük tuttum, elimle birşeyler yazmak beni hep rahatlatır, yazarken de rahatladığımı sanıyordum, fakat sonra ruh halimin çok da iyi olmadığı bir gece yazdıklarımı okuma gafletinde bulundum. 

Beni yıkan da bu oldu. Kendimi o kadar acınası hissettim ki... Kendi kendimi kırdım sanki, ikiye ayrıldım...

Sonrasında yazmayı tamamen bıraktım. Ne günlüğüme, ne buraya, kişisel herhangi bir not bile yazmadım. Kendimi nadasa bıraktım bir nevi. Ne yazmaya, ne anlatmaya, ne konuşmaya hiç birşeye gönlüm el vermedi.

Okumadım da çünkü elim kitaplarıma bile gitmedi. Ama dinledim. Bir şekilde kendimi oyalamam gerekiyordu; bende bol bol sesli kitap dinledim. İyi de geldi... 

Evde okunmayı bekleyen 247 kitap beni strese soktuğu için elimde bekleyen kitapların sesli versiyonlarını dinledim daha çok; koşu bandında Vedat Türkali'nin "Bir Gün Tek Başına"yı dinlerken bu vasıfsız adam güzellemesiyle vaktimi ziyan ettiğim için kendime daha da kızdığımdan daha da koştum.

"Elveda Gülsarı" ancak Tolstoy'un yapabileceği bir dinginliğe sürükledi beni... "1Q84"ün son iki kitabını dinlerken sonunda İlkay'ın neden Aomame'yi neden bu kadar sevdiğini anladığımı düşündüm, bende sevdim, hatta sonu bu şekilde bittiği için yazara içimden sessiz bir teşekkür gönderdim, çünkü başka türlü bitse kalbim çok kırılabilirdi. 

"Cennetin Doğusu"nu dinlerken cenneti bilmem ama çok uzak bir yerlerin doğusu diye düşündüm, tanımadığım bir coğrafyanın kalbime dokunamayan bir hikayesiydi benim için... "Beyaz Zambaklar Hakkında"yı dinlerken bu kitabın ne anlattığı hakkında hiçbir fikrim yokmuş meğerse diye düşündüm, neden almıştım hatırlayamadım bile ama sevdim... 

En son Engin Geçtan'ın "Hayat" ve "İnsan Olmak" kitaplarını dinledim. Hay Allah dedim içimden... Merve en son geldiğinde geçtiğimiz yıl okuduğum kitapları incelerken "Kişisel gelişim kategorisini sevmeyen bir insan olarak çok fazla kişisel gelişim kitabı okumamış mısın sence de?!" diye sormuştu. Çoğunluğu hediye gelmişti aslında -eğer bana kitap hediye alırsanız o kitap hiç benim tarzım olmasa bile bir gün mutlaka okurum- arkadaşlarımın kişisel olarak gelişebileceğime inancı tamsa demek ki... Oysa ki ben gerçekten sevmem kişisel gelişim kategorisini bu yüzden Engin Geçtan kitapları da birçok insanı etkilediği kadar etkilemedi beni. "Hımm...." dedim sadece.

Eh bir yerde dinlediklerim sağolsun kendi dikkatimi kendi acınasılığımdan almayı başardım. Bu arada da Çınar'la teyzesini görmeye İsveç'e gittik. Biraz da el memleketlerinde düşündüm; göğe baktım, yeşillere -ki en sevdiğim renktir-, bir de eski binalara...

Eski binaların bana verdiği bir huzur var. Bakıyorum yıllardır orada işte, kar görmüş fırtına görmüş, belki tepesine yıldırım düşmüş, olmuş birtakım şeyler ama ayakta kalmış, yıkılmamış. Zaman geçmiş üstünden çirkinleşmemiş zarifçe yaşlanmış sadece... Binalara baktıkça durduğum yere daha sağlam basasım geliyor. Bu ruhsuz taş yığını bir şekilde burda durmayı başarmışsa bende elbet bulurum bir yolunu diyorum işte.

Üzerinize afiyet her bir şeyden kendime bir direniş yaratabilirim, sanırım direnmek benim genlerimde var. Yine de rabbim çok fazla sınamaz inşallah...

Geçti işte öyle böyle derken zaman, geçenlerde grupta kızlar birşey sordu ona verdiğim cevaptan da "Aaaa hiç anlatmıyorsun ama!!" nidaları yol oldu bana, anlatasım yok ki... Öyle bir haldeyim ki konuşmak hiçbir işime yaramıyor! 

Konuşmak istediğimin benle konuşası yok, konuşmak istemediğimse bulduğu her saçmalığı bile bir iletişim konusu haline getirme çabasında sürekli...

Anlatsam olmuyor, sussam gönül razı değil...

Bende işte bir yandan "Sabır ver rabbim" diye dua ederken bir yandan sürekli "Kral Midas'ın kulakları eşek kulaklarıııııı!!!" diyorum. 

Başka da yol bulamadım.
Eh tabi baktım olmuyor, en sonunda kalktım yine size geldim...

Eee anlatın bakalım neler oldu yokluğumda? Nerelere tatillere gittiniz? Neler okudunuz, neler yaptınız? Sizde durumlar nasıl?

Öperim gözlerinizden.
Applesodaa.
17 Haziran 2026

Baş edemiyorum...

Dostlar,

İlk bayılmamın üzerinden iki hafta geçmişken tekrar bayıldım. Yalnız bu kez o kadar kötü düştüm ve kafamı öyle sert çarptım ki... Sonuçta acillik oldum. Neyse ki önemli birşey çıkmadı ama detaylı tetkikler için görünmem gereken bölümlerin bir listesi verildi.

Cuma günü hastanede bölümler arasında gider-gelir ve kendimi insanlara çarpan bir pinpon topu gibi hissederken, cumartesi günü yapılması gereken tetkiklerin listesi dağ gibi büyüdü.

Bütün cumartesi günümü hastane personeli ile haşır neşir olarak geçirip, 16 tüp kanımdan ve bir miktar da akıl sağlığımdan feragat ettim. 

Pazar günü evde gözümü açamaz ve alerjiden de bu kadarı olmaz artık diye düşünürken bir de ne göreyim...

ŞİŞMİŞİM!!!

İlaçlı BT için verilen ilaç alerji yapmış, bütün vücüdüm şişmişti... Eh bu da alerjiydi ama ilk aklıma gelen mevsim alerjisi değildi neticede...

Yine soluğu acil serviste almak durumunda kaldım, ilaçlar vs derken kendime geldim ama bir günde şişen vücüdumun şişliği tamamen atması neredeyse üç gün sürdü.

Salı günü evde sessiz sakin çalışırken okuldan aradılar, Çınar'ın pantolonu yırtıldı yedek pantolon ile gelin dediler. O sırada öğretmen asla duymak istemeyeceğim bir sürü de şey söyledi... Böyle üzerimden atamadığım ufak çaplı bir şoka girdim.

Aynı gün birde okulda Çınar'ın halkoyunları gösterisi vardı, akşam hiçbirşey yokmuş gibi gösteriye gitmek zorunda olmak bana çok koydu arkadaşlar. Hayatın hay huyu arasında bir saniye sinir krizi geçireceğim diyecek kadar bile zamanı olmayabilir mi bir insanın ya?!

O kadar yerle yeksan olmuştum ki, Ayşe ile İpek'de gösteriye geldi. Gösteri sonrası da yemek yemeye gittik. Eve geldik bir yandan "Neyse halledeceğiz artık" diye kendime telkinde bulunurken bir yandan da Çınar'ı duş alması için banyoda yönlendiriyordum. Öyle bir gümbürtü oldu ki...

Bir de baktım mutfağın tavanı düşmüş... Yani bakın o kadar ama o kadar sakin karşıladım ki... Baktım, dedim olabilir, geçtim.

Ben mesele etmeyince mesele de mesele olmaktan çıktı o kadar hızlı halloldu ki anlatamam size, dört gün içinde sanki hiçbirşey olmamış gibi eski haline getirdik mutfağı, usta sağolsun.

Perşembe ofise gittim evde usta var diye, gün içinde öyle bir başım dönmeye başladı ki... Ekip arkadaşıma diyorum ki bayılacağım, o da iş yüzünden şaka yapıyorum zannedip gülüyor. Oysa ki ben bayılmaya ramak kalaydım... Neyse ki bayılmadan günü kapattım, iyi direndim yalnız.

Cumartesi uzun zamandır görüşmeyi ertelemek zorunda kaldığım bir arkadaşımla görüştük. Oğullarımız aynı yaşta onlar oynarken bizde otururuz demiştik ama bir süre sonra çığlıklar, ağlamalar derken... Küçük bir kıyamet koptu sanki! Misafir çocuk üzerime atla deyince benim oğlum da atlamış.

Atlamış yani, sorgulamamış bile! Yanlış olduğunu bile bile atlamış. Öbürü de iyi birşey yapmış gibi "evet ben dedim" diyor. 

Hayatımda ilk kez ama bakın gerçekten ilk kez bir misafir kalkıp evimden gitsin istedim. Artık baş edemedim ve oturup sadece ağlamak istedim ya. Elim ayağım çekildi sanki...

Bu sıralarda Yelit de bana "Ama eskiden beri böyle, hatırla, nerede böyle garip bir olay var, gelip seni bulurdu." demesin mi...

Bu beni biraz yıktı. Hakikaten. 

Derdi veren rabbim direnme gücü de veriyor, fakar hayatcığım birazcık ara mı versen? Şöyle bir miktar salsan beni de, bende bir nefes alsam olmaz mı?

Soruyorum ya soruyorum sadece.

Evet olağanüstü haberler serisi sona erdi.

Olağan, sıkıcı günlerde buluşmak dileğiyle...

Applesodaa.

13 Mayıs 2026

Hayatı kontrol edemediğimde...

Hellooo,

Geçenlerde çok zor geçen bir haftanın ardından kendimi yine kuaförde buldum. Çok uzun zamandır saçımda böyle bir değişiklik yapmamıştım ve aklımda saçımı boyatma fikri de yoktu aslında...

Yıllardır aynı kuaföre giderim ve tek bir kez başka kuaföre gittiğimde yaşadığım turuncu saç faciası yüzünden de önerilerim asla kabul görmez, kuaförüm kendi başına karar verir ve uygular.

Çok güzel bir sarıyla kuaförden ayrıldım, herkes çok beğendi, hatta bende beğendim. Eğer bu saçları kendi yüzümle hayal etmezsem gerçekten inanılmaz güzeldi. Ama bu sapsarı saçlı kız ben değildim...

Tam bir ay kendime gittim geldim baktım ve bir ay sonra tekrar kuaföre gidip, saçımı biraz koyulaştırmalarını istedim. Herkesin "Ama çok güzel olmuştu!..." nidalarına da "Evet, bence de güzel oldu, ama ben bu kız değilim, bu kadar sarı olmak istemiyorum." dedim.

Saçımı istediğim tonlarda doğal sarıya evirdik, ben mutlu, ekstra aldığı ücretten kuaförüm mutlu yollarımıza ayrıldık.

Saatlerimi kuaförde geçirirken de düşündüm; "Neden?"

Neden hep birşey olduğunda saçımızdan çıkıyor acısı? Saçların hafızası var diyorlar, kestirip hafızamızdan siliyor muyuz yoksa boyatıp hafızamızdaki gerçekliği çarpıtıyor muyuz?

Aslında bence en temel neden hayatı kontrol edemediğimizde, kontrol edecek birşeye ihtiyaç duymamız. Saçımızı kontrol edebiliriz... Kestiriririz olmadı yeniden uzatırız, boyatırız olmadı yeniden boyatırız, şekil verdiririz... Seçenekler çok ama biliyoruz ki hepsinde kontrol bizde! Bu bizim saçımız, kontrol edemediğimiz hayatımız değil...

Hemde bir teorim de var; o kadar kötü geçen zamanlardan sonra eğer saçımızı beğendiysek mutlu oluruz, havamız değişir işte. Ya da çok kötü olur, oturur saçımızı bahane eder bir güzel ağlarız.

Hem kökü bizde değil mi canım, yeniden uzatırız işte...

Öyle yani... 

Bana deli deli rüzgarlar eserse, beni kuaförde arayın, hiç şaşmaz! Bazı konularda gerçekten çok istikrarlıyım.

Sevgiler sarışınsoda! :)


Not: Eğer merak ettiyseniz yıllar önceki saç maceramın bir kısmı şurada...

Notun Notu: Fotoğraf saçımın ilk boyandığındaki hali.

23 Nisan 2026

Durum Raporu: Yıkılmadım ama bi bayılmam gerekti...

Selam canlarım,

Bir giderim aylarca gelmem, bir gelirim günlerce gitmem. Bende böyle işte...

Son zamanlarda o kadar çok şey oldu ki... Ekimde şirket bana araç verdi, araç geldiğinin ertesi günü kapının önünde park halindeyken yolcu tarafını boylu boyunca birisi çizdi. 

Kaç kere lastiğim patladı, lastiğimin altından çivi mi çıkmadı, sileceğimi mi koparmadılar, üstüne çiziği tamir ettirince boydan boya bir daha mı çizmediler.... Gerçekten kimin bana garezi var bilmiyorum ama bitmek bilmeyen bu işlerden gına geldi.

Sonra bir akşam kuzenime gitmiştik oradan da çok geç döndük Çınar'la salona hiç uğramadan yattık. Sabah kalktım ki salonda duvarda duran ayna düşmüş, heryer paramparça cam kesiği....

Bir akşam yine kuzenime gittik, bu sefer kuzenimle döndük eve, gece yattık sabah kalktık ki yatak odasının prizi yanmış. Prizin bir tarafında süpürge, diğer tarafında ahşap konsol... Çok şükür bütün ev yanmadı diye mi sevinelim, bu iş inşallah biz uyurken olmamıştır, geldiğimizde fark etmemişizdir diye mi umalım....

Bütün bunların yanında Kasım ayında bir de kurdeşen oldum. Çok acayipti... El büyüklüğünde kocaman kırmızı kabarık lekeler çıkıyor, hatta çalışırken gün içinde gittikçe çoğalıyordu. Sonra acile gidiyorum ilacı damardan veriyorlar geçiyor. Bir profesöre de göründüm, bana stresten uzak dur dedi. "Hayatım olmuş stres, ben stressiz bir yaşam nasıldı biliyor muyum ki?" dedim bende. 

Bu arada kız neşesi gerçek bir antidepresan, kurdeşenle uğraşırken iki gün izin almıştım. Kızlarla dışarıda kahvaltı için buluştuk. Yolda giderken direksiyonda duran kıpkırmızı ellerimi gören Elif; "Allahım nasıl geçecek bunlar...." diye şaşkınlıklar içerisindeydi. Kızlarla geçen dört saatin sonunda Elifle yine okuldan çocuklarımızı almaya dönüyorduk ki ellerimde hiçbirşey yoktu. Stresinizi alan çiçek gibi arkadaşlarınız olsun inşallah!

Eh uzun zaman tabii iş için Amerika'ya Ürdün'e ve tekrar Riyad'a gittim. Çınarla ilk yurtdışı seyahatimizi gerçekleştirdik ve ara tatil için İngiliz Merve'ye gittik. Seyahati bir sene önceden ara tatile göre ayarladığımdan o tatilin aynı zamanda Ramazan ayına denk geldiğine hiç dikkat etmemişim, Ramazan'da seyahat ilginç bir deneyimdi, bunu bilahare anlatacağım.

İşte böyle yatıp yuvarlanır, durmaksızın çalışır ve birinci sınıfa giden bir çocuk anası olduğum için sabrım sürekli sınanırken iş arkadaşım Nazlı aradı, "Çok bunaldım, akşam yemeğe falan gidelim." dedi.

Bende Çınar'ı babası aldığı için "Güzel denk geldi gidelim." dedim, gittik, yedik-içtik sonra da eve döndüm. Çınar uyudu, bende dizi izleyerek uzanıyordum ki.... GÜP!!! Bir garip ses, tövbe estağrullah ne oldu diye bir kalktım, baktım Çınar yorgan ve yastığıyla beraber yere düşmüş, fakat o kadar konforlu düşmüş ki uyanmamış bile... Güleyim mi ağlayım mı... Çınar'ı kaldırıp yatırdım, bir kaç bölüm daha dizi izledim gece 2:45 gibi de duş alıp yatayım bari dedim. 

Duşta çok kısa kalırım, her zamanki aktivitelerime ek olarak sadece bir saç maskesi yaptım onu da uzun uzadıya bekletmeye bile üşendim, üç dakika sonra yıkadım. Tam duştan çıkacağım sırada karnıma bir sancı girdi, gözüm karardı. Arkadaşlar ben daha önce bayılmış bir insan olarak artık bayılacağımı anlayabiliyorum. Baktım ben gidiciyim, bari kafayı gözü yarmayayım diye bir elimle musluğu, diğer elimle de duşun kapısını tutup çömelmeye başladım....

Sonrasını hatırlamıyorum. Belki beş saniye belki beş dakika sonra gözümü açtım. Hala çok kötüydüm kendimi çok zor yatağa kadar götürebildim. Bir onbeş dakika kıpırtısız yattığıma eminim, sonra daha iyi hissedince kalktım Çınar'ı kontrol ettim. Banyoyu bir kontrol edeyim dedim ki duşun camını kırdığımı fark ettim. Allahtan plastik olduğu için herhangi bir yerim yaralanmadı.

Bu da böyle bir anımdı koleksiyonumda yerini aldı. O sıralar annemin gelinin evinde mevlid telaşı olduğu için ona söylememiştim, mevlidden sonra söyledim. Bana diyor ki seni kim kaldırdı peki. Evde benden başkası mı var, ayılınca kendim kalktım diyorum, "Allah Allah" diyerek konuyu kapattı sonra da unuttu gitti. Valla telaşe memuru olan annem bile bayılmamı çok doğal karşıladı.

Şu yukarıdakileri okuyunca başlığa bir hak verdiniz mi? Ben şahsen çok doğal karşılıyorum, bence bunca şeye bir bayılma az bile...

Eh şimdi benim duşu tamir etmek için bir usta, kendime baktırmak için bir doktor bulmam lazım. Kendime nereden baktırmaya başlamalı acaba onu da bilmiyorum, bayılma için hangi bölüme gitmeli?

Bayılmazsam gene gelirim.

Öperim gözlerinizden,

Applesoda...
8 Nisan 2026

Annemin matematiği...

Hello hello dostlar,

Annem, arkadaşının oğlunun düğünü için İstanbul sınırlarından geçen hafta giriş yaptı. Sonra işte olaylar olaylar...

Ben bu yaşlıları da anlamıyorum, şahsen ben düğün için yarım saatlik mesafeye gitmeye üşeniyorum, annem kalkıp otobüsle 14 saat yol geliyor. Azmin olayım anne dedim tabii ki...

Düğünün yapılacağı yere en yakın ev benimki olduğu için herkes toplanıp buraya geldi, şimdi annem ve şapka çıkarılacak finansal aksyionlarına bir bakalım:

-Sabah erkek kardeşime; hesabımda 3000 TL var, onu bankadan çek de düğünde takı olarak takayım hepimizin adına dedi.

-Öğlen gelinine; (erkek kardeşim kuaföre gitmişti o sırada) hesabımda 3000 TL var, Atlas'ın (yeni torunu) mevlidi için eksik varsa söyle ben alırım dedi.

-Akşam bana; hesabımda 3000 TL var yakın arkadaşımın kızı evlenecek kendime güzel bir kıyafet almak istiyorum dedi.

Annem 3000 TL'yi her bir aksiyon için 1000'er TL olarak kullanmayı düşünmedi. Hepsini benim duyabileceğim mesafe sınırları içerisinde tek tek dile getirdi. Bilinçaltıma annemin 9000 TL'ye ihtiyacı olduğu düşüncesini işledi.

Annemin çok planı ve az parası olduğu için düğün takısı olarak hesabına attığım 3000 TL'yi uygun bankamatik bulunamadığı için çekemediğimizden hesabında 6000 TL'si oldu ama düğün takısı yine de 3000 TL olarak tarafımdan sağlandı.

Torununun mevlidi için börek sipariş etti, ödemeyi bana havale etti, kıyafet de beğenmiş seninle çıkınca alırız dedi. Bu da yine bizzat benim kartım tarafından ödeneceği anlamına gelir

Sonuç olarak annem parmağını kımıldatmadan istediği herşeyi yaptırdı, bütün hedeflerine ulaştı, üstüne üstlük bir de bu süreçte hesabındaki parayı ikiye katladı. Devletler gelsinler de ekonomi öğrensinler, adam yönetmek nedir görsünler. 

Bir de hani "Girl Math" dedikleri olay varya bence yukarıda yazdıklarımı göz önüne alırsak "Annemin Matematiği" Girl Math'i döver arkadaşlar

Bu arada beni de bu kadın doğurdu hani, ben de az değilimdir. 

Sevgiler,
Anasının Kızı
25 Aralık 2025

Misafir

Helloo,

Ne olduğunu bile anlamadan bir de baktım ki 35 yaşıma son bir hafta kalmış...

Bu akşam Yelit geliyor onu düşündükçe aklım geçmişe gitti. Bundan 17 sene önce Yelit'le aynı binada staj yapıyorduk. 14 sene önce iş çıkışı Beşiktaş'ta buluşur, Hala'da karışık gözleme sipariş ederdik. Sabahları işe vapurla giderken yan yana kitap okurduk...

İnanamıyorum ne ara geçti onca zaman? Ne ara büyüdük de sıra çocuklarımızı büyütmeye geldi.

Zaman su misali diyorlar ya, geçmişe bakınca doğru geliyor. Bir bakıyorsun ki su misali gelmiş ve geçmiş herşey. Geleceğe bakınca bir bilinmezlik sadece...

35 yaşım için büyük hayallerim vardı, parti verecektim, hemde büyük bir parti! 9 sene önce ev aldığımızda ödediğimiz kredi miktarı asgari ücretin neredeyse üç katıydı. Hayalim 35 yaşımda tam bir kredi taksiti miktarı kadar para harcayıp büyük bir parti yapmaktı.

Zaman geldi geçti, inanılmaz büyük olan o para şimdilerde iki kişinin kahve-tatlı buluşmasını ancak karşılayacak kadar değersizleşti.

Zamanın paraya yaptığının aynısı benim 35 yaş hayallerime de oldu, paranın değerinden benim de enerjimden çaldı. Değil parti yapacak, biri bana parti düzenlese yok sağolun ben gelmeyeyim diyecek kadar tembelleştim.

Canım bu ara eğlenmek istemiyor. 

Kim bilir belki 40'ta yaparım büyük bir parti... 

Belki de 40'ta daha da tembel olurum... 

Yine de hayal etmek güzel şey, düşüneyim bişeyler, misafiriz bu hayatta neticede, kıymetini bilmeli bazı anların değil mi? Geriye dönüp bakınca içimizi ısıtacak anılar biriktirmeli...

Sevgiler,

Applesodaa

Not: Fotoğraf tam dokuz sene öncesinden, gençmişim beh.

24 Aralık 2025

Balkondayım.

Selam dostlarım,

Bir evde en sevmediğin yer neresi diye sorulsa bana, tereddütsüz balkon derim. Hem evin bir parçasıdır, hem de değildir. Eğer kapalı balkon değilse her mevsim kullanamazsın. Kapalı balkonsa da o zaten tam olarak balkon değildir. Evi temiz tuttuğun ölçüde temiz tutamazsın çünkü bir miktar da dışarıya aittir balkon...

Bazen yeterince büyük değildir, burayı ayrıca balkon yapmak için neden emek vermişler ki dersin. Bazen tam istediğin gibidir ama balkona çıkınca komşunla burun buruna geliyorsundur, yine olmaz.

Yani işte bana göre çok gereksizdi bu balkonlar, sarf ettiğim çabaya da değmiyorlardı ta ki bu seneye kadar. 

Ne zaman ki nefessiz kalıyorum kendimi balkonda buluyorum, ki bu sıklıkla yaşanıyor aylardır. Hiçbirşey yapmıyorum, oturmuyorum bile... Sadece öylece durup manzaraya bakıyorum ve derin derin soğuk havayı içime çekiyorum.

Sabahın kör vaktinde güneş doğmadan, gecenin bir vakti karanlıktan göz gözü görmüyorken, çıkıyor, derin derin nefes alıyor ve kemiklerime kadar üşüdüğümü hissettiğimde içeri geri dönüyorum.

Bu sabah Çınar'ı servise bindirdiğimde havanın en sevdiğim soğuk ama yağışsız güzel bir kış sabahına evrildiğini fark ettim. Günlerdir dinmeyen yağmur durmuş, bulutlar aralanmış güneşin ışıkları hafifçe kendini gösterebilmişti.

Eve geri girince bu güzel kış sabahını nefes diye içime çekmek için yine balkona çıktım. Güneşin karşıdaki plazalardan yaptığı yansımayı izledim. Evet, bu hakkını hiç vermediğim balkonun bir de manzarası var inanmazsınız.

Biraz önce yine çıktım, öylece durdum, nefes aldım geldim. Sanırım ne zaman bir şeyler bana çok fazla gelse kaçabildiğim tek yer bu balkon. Bazen sevmediğiniz hatta kıymetini bilmediğiniz bir şeye sonradan sımsıkı tutunuyor olmak ne acayip.

Yani beni ararsanız ya masamdayım, ya balkondayım. Evin gerisine boşuna kira veriyorum gibi, ev sahibine zamdan önce bunu bildirsem dikkate alır mı ki?

Denerim şansımı belki de...

Sevgiler.

Applesoda
20 Aralık 2025

Güzel insanlara çıksın yolunuz...


Sabah Ayşe'den bir mesaj geldi, bir fotoğraf atmış ve "Bugünlerde çok aklıma geldin, nasılsın, iyi misin?" diye yazmış...

Yurtdışında olduğum için yaklaşık bir hafta kadar görüşmemiştik oysa ki... Gerçi hiç de iyi değildim, böyle hatta tam olarak canım burnumda bir haldeydim ama herkese de iyiymiş gibi rol yapıyordum. Mesajı görünce gözlerim doldu.

Mesajın beni mutlu ettiğini söyledim ona da güzellikler diledim. Sonra beni daha da mutlu eden şöyle bir cevap geldi: "Güzel günlerini görelim inşallah kız, ömrün bahar olsun, çiçeklerin daim olsun."

Ne kadar kolay bir insanı mutlu etmek değil mi? 

Bu sıralar mutlu olmayı o kadar unuttum ki, ufacık şeylerin verdiği aşırı mutluluklara şaşırıp kalıyorum her seferinde... Ve bu nasıl bir hiss-i kable'l-vukû diye düşünmeden edemedim...

Bunu unutmamak için buraya yazmak istedim. Ayşem gibi kalbi güzel insanlara çıksın yolunuz, ömrünüz bahar olsun.

Akşam da çiçek kızlarımla buluştuk, biraz sohbet ettik, iyi geldi. Zaten kişinin kalbi güzel olunca iyi gelmemesi mümkün mü?...

Bugün keşfettiğim bir şarkıyı bırakıyorum size, öperim gözlerinizden.

Applesodaa.

8 Eylül 2025

Kızılcıklar oldu mu??


Bücürük yavrum büyüdü de okullu oldu. Gözyaşım pıt!..

Okula girmeden önce bir miktar duygulanan çocuğuma "Ağlamadan içeri girebilirsen eğer sana iki kutu futbolcu kartı alırım." diye rüşvet teklif ettim. Tören uzadıkça uzadı, çocuğum da sıkı pazarlıkçı çıktı, on kutu ile sınıfına yolcu edebildik şükür. Tören biraz daha uzasaydı artık neler olurdu bilemiyorum...

İlk günün beslenme saati problemini de başarıyla atlattık. Yalnız üzerime biraz tarif atın, ne koyuluyor bu beslenme çantalarına yahu? Ben bilmiyorum, yeni geldim de bu noktaya. :)

Okulun ilk gününü tamamlar tamamlamaz soluğu nerede aldım dersiniz? Okul kıyafetleri satan dükkanda tabii ki! İkişer takım yedekli aldığım kıyafetler baktım ki yetecek gibi değil, ikişer takım daha aldım. Ama son bir takım daha almadığıma pişmanım gerçekten, yakında gider onu da alırım herhalde...

Erkek çocukları neden böyle pasaklı oluyor bilmiyorum gerçekten, ne tshirt temiz kalmış ne eşofmanı. Her gün çamaşır yıkayamam, zaten her gün beslenme hazırlayacağım diye gerginim.

Bu sabah kalktım Çınar'a krep yaptım arasına da çikolata kreması sürdüm, okulun ilk günü biraz motive olsun diye. Beslenmesini arkadaşıyla paylaşmış, ikisi de çok memnun kalmışlar, hergün çikokrep istiyorlarmış. :) Tabii tabii emredersiniz... 

Servise de kaydettirdim, bu hafta bir alıştırabilirsek en azından götür-getir kısmından yırtmış olacağım. Yorgunluk seviyemi anlatamam size...

Çınar'a göre öğretmeni "iyi birine benziyormuş", şahsen bu bilgi bana yeterli geldi.

Bir de öğretmenlerin velilere eksik bilgi vermesine bayılıyorum. Haftasonu öğretmen sadece defterlerini getirmeleri yeterli dedi, ama ben öğretmenlere asla güvenemediğim için ilgili derslerin kitaplarını da koymuştum. Bugün öğretmen çıkışta diyor ki kitapları koymamışsınız. Yazsaydın diyecektim de amaağğnnnn dedim.

Bir de mesela haftasonu resim defterleri de gelsin dedi, boya hakkında birşey demedi. Karakalem mi çalışacak bu çocuklar?? Kaç çeşit boya aldırdınız hangisi lazım söylemek çok mu zor??

Ay yok valla yıldızım barışmıyor, barışamıyor. Sadece katlanıyorum...

Neyse okulun ilk gününü başarıyla atlattık... Bakalım son güne kadar neler olacak.

Adios dostlarım.

Yorgun Velisoda
4 Eylül 2025

Uyum haftasına uyumlanamadım.

Selamlar canlarım,

Yine bir uyum haftasını daha çileden çıkarak tamamlamış bulunmaktayım. Okullar beni asla şaşırtmıyor. 

Normalde bir hafta olması gereken uyum haftasının bu sene iki gün, günde ikişer saat olmasına karar vermişler.

Ama tabii o iki saatlik uyum süresinin başlaması için bile gidip uzun süre okulda bekleyip perişan olmak gerekiyor. Kaderimizde varsa çekiyoruz napalım işte?..

Bizim sınıf öğretmenimiz okulumuza bu sene gelmiş, bu nedenle veliler arasında öğretmen hakkında herhangi bir dedikodu mevcut değil.

Velinin biri alenen şöyle dedi, "Hakkında hiçbirşey bilmiyoruz kadının, acayip sinirliyim." Şey diye düşündüm o an: "Hay Allah ya bize önceden cvsini falan gönderseydi keşke, değil mi?... Tövbe estağfurullah ya!" 

Okula mı daha çok sinirlensem yoksa muhatap olduğum şu "velilere" mi bilemiyorum henüz, zamanla karar veririm artık.

O arada kırtasiye alışverişini de ilk günden tamamlayınca, verilen listedekileri aldığımda bu seneki kırtasiye alışverişi çok insaflı çıktı diye düşünmüştüm, aynı günün akşamı Çınar suluğunu kırdı. 

Gittim yenisini almaya, 850 TL verdiğim suluğu yıkamak için açmıştım ki ne göreyim, içine bir sürpriz saklamışlar, içinden çıkan uyarıda "ters çevirince sızdırabilir" yazıyor. Kardeşim çoluk çocuğun eline vereceğiz bunu olay zaten sızdırmaması değil mi? 850 TL'ye sızdırmayan suluk da yapamıyorsanız bırakın canım bu işi! Allah Allah ya!

Nasıl? Temiz delirdim ama değil mi? 

Neyse artık...

Bu akşam kendi kişisel telefonumu elime aldım, dün bir oyun indirmiştim biraz oyalanayım, aklım dağılsın istedim. Bir de baktım ki oyunun yerinde yeller esiyor. Çınar'ın telefonda beş taneden fazla oyun bulundurmasına izin vermiyorum ve indirdiği yeni oyunlar oldukça eskilerini sildiriyorum. O da gün bugündür dedi heralde, intikam olarak oyunumu silmiş. 

Kaldım mı öyle ekranın karşısında. :)

Ay bu arada okul dışında birde "bu hafta" sinirime dokunan kuzenlerimden bahsetmek istiyorum size.

Kuzenlerimden birisi işsiz bir mühendis, işe girdiğinde de pek uzun süre kalamıyor girdiği işte, haliyle geliri de ailesinden tırtıkladığı kadar diyebiliriz. Yalnız kız bir geziyor bir geziyor, gerçekten aklım almıyor. Yahu biz paramız varken çıkamıyoruz şu şehirden, sen böyle işsiz güçsüz 81 ili mütemadiyen nasıl geziyorsun demek istesem de demedim. Muhatap olmaya gerek yok, sonra yine bana iş bul diye başlayacak. Şu hayatta en sevmediğim şey birilerini bir iş için önermek, kalsın ben almayayım.

Bir diğer kuzenime de okul tüm hafta değilmiş, gel de biraz çocuk bak demiştim. O da olur demişti, hatta hangi günler okul yok diye de sormuştu. Bende söyledim ama sonrasında bir ses çıkmadı, beni aramış bu akşam diyor ki: "Yarın geliyorum Çınar'a bakmaya." Bende dedim babasının işi yokmuş o alacak, takılacaklarmış. Bana diyor ki; "Eee ben gelecektim ya!" 

Eee ama şimdi gerçekten sövmeyeyim mi?! 

Dedim ki bende: "Ben nerden bileyim geleceğini, haber mi verdin bana? Sen söylemezsen; vahiy mi inecekti, malum mu olacaktı, içime mi doğacaktı bu bilgi?"

Bakın tarihe geçecek şöyle bir cevap verdi: "Aaa ben kendi içimde plan yapıp, karar vermiştim ama sana söylememişim demek ki."

Başka da bir sözüm yok.

Sonra diyorlar ki neden depresyondasın? Çıkıp da bu delilerle muhatap olacağıma kalıp kendi deliliğimle muhatap olurum daha iyi, en azından benim deliliğim mantık sınırları çerçevesinde varlığını sürdürüyor.

Vallahi yazarken yoruldum, yaşarken ki yorgunluğumu siz hesap edin artık...

Adios amigolar!

Herhangi bir veliyle karakolluk olmazsam kesin kısa zaman içinde geri gelirim.

Sevgiler,

Pek Gazlı Velisoda
29 Ağustos 2025

E bazen ben...

Selaaaam,

Şu anda pek bir keyfim yerinde. Neden?
Çünkü bir takım ufak çaplı hainlikler yaptım.

Aslında kötü niyetli bir insan değilimdir, -yani ben öyle düşünüyorum-, fakat zaman zaman da insanın davranışını değiştirmesi gerekebiliyor tabi.

Ekibimizden bir çalışma istenmişti, bizim ekipte de şöyle bir hava var ellerini işe sürmeyip, yapan kişiden son dakika kopya çekiyorlar. Hoop son bir saatin içinde herkes herşeyi yapmış oluyor. Günlerdir verdiğin emek falan da hiç görünmüyor.

Bu seferki çalışmaya öyle günlerce emek falan da vermedim aslında hepi topu yarım gün falandır. Fakat bu haftaki inanılmaz el oyalayıcı işlerin arasında bunu da yaptım neticede.

Eee ne yaptım peki? Teslim tarihi cuma gün sonu olan çalışmayı 5:45'e kadar beklettim ve 5:45'de attım. 

Evet bazen gerçekten hainim, kimseye kopya veresim de yoktu açıkçası. Hıh banane, çalışsınlar canım aaa, yeter be yeter. :)

Haftanın son gününün son saatlerine gelmiş bulunmamızdan ötürü de pek neşem yerinde, ay durun dilimi ısırayım da.

Yarın da Çınar'ı sabahtan babasına verip İrem'in doğum günün kutlamaya gideceğim. Depresyonumu kendi kendimden uzak tutmak için sosyalleşmeye karar verdim.

Hadi bakalım, hayırlısı.

Öperim gözlerinizden, adios.

Applesodaa.
27 Ağustos 2025

Açılın hala oluyorum...

Helloooo,

Bilmem ki size söyledim mi ama..? Canlarım, çiçeklerim ben hala oluyorum. :)

Herşeyin tam olarak bombok olduğu bir noktada bu güzel gelişmeye odaklanmaya karar verdim. Dedim ki hadi biraz bu iyi hissi büyütelim... Ve böylece Çınar'la beraber doğmamış çocuğa don biçme operasyonumuz başladı.

Çınar alışveriş genlerinin tamamını benden almış arkadaşlar, mağazada onu da alalım bunu da alalım derken, kasa da yüklü bir miktar ödeme yapmamız gerekti tabii ki. Ama inanırmısınız o noktada da battı balık yan gider modundayım. (Diş için olan ödemeleri yaptım da, kredi kartım ağlıyor, ektresi de beni ağlatacak gibi.)

Eve gelince kızlara fotoğraf attık, kuzenim Demet'de böyle olmaz deyip bize bazı örnekler gönderdi, süsleme yapacağız dedi.

Eh dedim tam olsun madem, Çınar'la işe gittik, işyerinin ordaki alışveriş merkezinden de süsleme eksiklerimizi tamamladık. Demet de gelince süsledik. Kendi içimizde büyüttükçe büyüttük, büyüttükçe eğlendik.

Erkek kardeşimle eşine de gelip alın dedik, malum bizim arabamız yok bu sıra. Onlarda yemeğe mi gelelim diye sorunca, olur dedim. Kızlara da diyorum hem hediye aldık, hem süsledik, hem yemek yapıyoruz. Bir yerde yanlış yaptık ama neresi emin değilim. :)

Neyse velhasıl-ı kelam son zamanlarda hayatımızdaki en güzel gelişme buydu. Bizde bir miktar buna tutunduk.

Gerisi gerçekten arapsaçı gibi... Annelik mesaim hiç bitmiyor, 7/24 Çınar'la birlikteyim, çalışırken yanımda ve çalışmak gerçekten ama gerçekten çok zor oluyor. Bütün bunların arasında kahvaltı, yemek hazırlamak, ara ara Çınar'la oynamak, sonsuz sorularına yanıt vermek.

Herhangi bir şekilde mola vermem mümkün olmuyor, çünkü babasının ne kaçta gelip alacağını, ne kaçta getirip bırakacağını biliyorum. Haftasonu iki, üç saat için alıp geri getiriyor. Herhangi bir şekilde boş vaktim kalmasın diye özel olarak çabaladığını düşünmeye başladım artık.

Ben böyle spontane bişeyler yapabilen biri değilim pek, plan-programlı ilerlerim genelde. O iki üç saat için dışarı çıkardığında bende evde kalakalıyorum. Geçtiğimiz cuma Çınar'ı almıştı akşam mesai bitiminde evde boğuluyormuş gibi hissettim ve kalkıp amaçsızca yürümeye çıktım. Deliliğin eşiği dedikleri yerdeyim sanki, bu ara gerçekten aklıma deli deli fikirler geliyor ama ya sabır diyelim.

Yürüyüş yaparken yol kenarında ayaklarını uzatmış oturan bir teyze gördüm. Sanki herkes ve herşey akıp gidiyor, o orada sabit kalıyordu. Herkesin zamanı akarken onunki durmuş gibiydi. Hayattan tek beklentimin emekli olmak olmasını düşündüm o sıra, aslında hiçbir beklentim yok mu demek ki bu? Bilemiyorum inanın bilemiyorum...

Anladım ki kendini iyileştirme yolculuğu yalnız yapman gereken bir yolculuk ve bol bol gözyaşı içeriyor. Ama en zoru da ne biliyor musunuz, kendine zaman vermek. Her konuda bu kadar aceleci bir insan olmam ruhumun bile başına bela oluyor...

Kentsel dönüşüm alanında yürüyüşe çıkınca da insan bir garip hissediyor. Yollarda bakıyorsun etrafına bir tarafın eski, bir tarafın yeni yapılarla dolu, sanki bir yanı geçmiş bir yanı gelecek. Attığın her adımın ardı geçmiş, önü gelecek...

Geçenlerde Çınar'la yürürken ilkokul öğretmenimle karşılaştık, durup da konuşmaya mecalim yoktu ve sadece yanyana yürüyüp geçtik. O an sanki şey gibiydi, çocukluğum yanımdan geçti, bense çocuğumun elini tutuyordum.

Bugünlerde kendi kendime mesaj atmaya başladım birde, konuşacak biri olmayınca insanın aklına gelen fikirleri unutması ne kadar kolaymış meğer... Oysa bugünlerde aklıma gelen herşey bence çok değerli ve unutmaya da gönlüm el vermiyor.

İşte durumlar böyle bu sıralar, ah bir de derin depresyon moduna giriş yaptım. Bir süre gerçekten ama gerçekten oradan çıkacak gibi hissetmiyorum.

Derin depresyon modunda ya hiç uyuyamıyor baykuş gibi sabahı sabah edip beş civarı yatıyorum ya da akşam Çınar'ı uyuturken uyuyup neredeyse on saatlik uykular uyuyorum, gerçekten her konuda ölçüsüz bir insanım.

Yine böyle sabahı sabahı ediyordum iki gün önce, 4:30 civarı sokakta inanılmaz bir gürültü başladı, bağırış-çağırış... Aman heralde kavga çıktı dedim -bendeki gamsızlık seviyesi-. O sırada seslere Çınar uyandı, ben ona su verirken inanılmaz bir gümleme oldu, Allahtan yattığımız oda arka tarafta ses oraya çok şiddetli gelmiyor. Çınar geri yatınca dedim bakayım noluyor, balkona bir çıktım yanıyor sokakta birşey ama ne bilmiyorum. Yan komşuyu balkonda görünce o da araba yanıyor, patladı dedi. Şok içinde bakarken arabanın camları patladı o sırada. Eve de çok yakın, millet sokakta arabasını uzaklaştırma derdinde, öyle hipnoz olmuş gibi kaldım bir süre. Tekrar gümledi, meğerse lastiği patlamış yanarken. O sırada da itfaiye geldi ve söndürmeye başladı. Bende gidip yattım, artık birşey olmaz diye. Bu da bir anımızdı koleksiyonunda yerini aldı.

Yine gelirim. Şimdilik hoşçakalın.

Applesodaa.

Search

About

Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.