Çile bülbülüm Allah...
Çınar'la İngiltere turuna çıkıyoruz.
Dostlarım,
Uzun zamandır Çınar'la yaptığımız ilk yurtdışı gezisini yazmak istiyordum, ancak kısmet oldu. Hazırsanız başlayalım! Bu oldukça uzun bir yazı olacak, çayınızı-çerezinizi yanınıza almayı unutmayın.
İlk yurtdışı gezimiz tabii ki de Çınar'ın Merme'sine olacaktı. İngiliz Merve'yi görmek için mart ayında düştük yollara. Bu arada biletleri o kadar uzun zaman önce almıştım ki, ara tatile denk getirip Çınar'a sürpriz yapmak istemiştim ama bir yerde bana da sürpriz oldu. Çünkü meğerse tatilimiz tam olarak Ramazan'ın son haftasına denk geliyormuş.
İkinci gün Londra'ya gittik. Çınar'ın Londra metrolarındaki rahatlığı beni benden aldı. Metrolar korkunç pis olduğu için ben elimi cebimden çıkarmazken oğlumdaki rahatlık seviyesini soldaki ilk fotoğrafta görebilirsiniz.
Natural History Museum'u Çınar'la detaylı gezerim diye daha önceki gelişimde kısacık gezmiştim. Çınar sadece vahşi hayvanlar ve müze shopları ile ilgilendiği için ancak dinozorlara kadar görebildim.
Solda dinozor mutlusu Çınar, ortada Çınar'a genel kültür yüklemesi yaparken Merve, en sağda da ahretliğim ve ben.
Solda, St. James parkında sicap besleyen yavrum mutlu ama aslında sincapları beslemek yasakmış, oysa ki kajuyu ona acıktı diye atıştırmalık olarak vermiştim ne bileyim arkamı dönünce sincapları besleyeceğini.
Ortada, Victoria & Albert Müzesinin kafesinde yine mutlu edemediğim evladım. Ne yapsanız yaranamazsınız bazen, oruç aklımızla sürekli Çınar'ın yemek yemesi için mekanlarda oturmak bi tık zorlamadı desem yalan olur. Bir de üzerine günde neredeyse yirmi bin adım attığımızı hesaba katarsanız, hayat bir hafta boyunca oldukça zordu arkadaşlar.
En sağda Science Müzesinden aldığı astronot yemeğini bize öven Çınar, o kadar ama o kadar övdü ki şu dandik şeyi, gidip bir tane de kendimize mi alsak, iftardan sonra denerdik diye düşündük.
Londra gezimizi Open Iftar etkinliği ile sonlandırdık. Trafalgar Meydanı'nın tamamı bu etkinlik için kapatılmıştı. Open Iftar oldukça prestijli bir etkinlikmiş ve bir çok Avrupa şehrinde yapılıyormuş, Merve'cim bir daha ne zaman Ramazan'da geleceksiniz sanki deyip bize de bilet almış.
Etkinlik çok kalabalıktı, kalabalık olacağından da bir saat kadar erken gidip giriş yaptık. Öncesinde birlik beraberliğe çağıran konuşmalar yapıldı, meydanda kuran okundu, namaz kılındı. Bu anlamda çok güzeldi. Tek kötü yanı bir saat boyunca beklerken donduğumuz için yemeklerin de soğuk dağıtılmasıyla beraber hepten donduk.
Öğrendiğime göre ilk kez bu sene böyle soğuk yemek servis edilmiş, neyse katıldığıma mutlu oldum ancak bir sonraki sefere böyle bir etkinliğe gidersem yanımda yemeğimi götürürüm.
Dipnot: Dağıtılan hurmalar mükemmeldi, ben hurmanın asıl membağı olan ülkere seyahat ediyorum ama bu kadar büyük hurmaya hiç denk gelmemiştim.
Sonraki gün Cambridge'e gitmeye karar verdik. İlk fotoğrafta arabadan iner inmez bana çiçek toplayan küçük romantik sıpam var.
İkinci fotoğrafta bir bir köprünün üstündeyiz ama kadrajda ünlü Matematik Köprüsü var.
Son fotoğraf ise bulunduğumuz köprüden nehrin diğer yakası...
Cambridge'de inanılmaz bir göz şenliği yaşadık, her yerde pembe beyaz manolyalar açmıştı. Gezdikçe içimiz açıldı.
Ortada bir kilise bahçesinde bulduğum manolya ağacı altında çocuklarım.
En sağda ise Newton'un başına düşen elmanın ağacının torununun torununa bakmaktasınız.
Solda sokaklarda şen şakrak gezen benimkiler. Ortada Fitzgerald Müzesi'nin girişi, en sağda ise müzenin iç merdivenleri.
Bu müzeyi ben atmosferi yüzünden çok sevdim, Çınar ise sergiledikleri kılıç kalkanlar açısından.
Müzede çocuklara kağıt - boya kalemleri vs veriyorlar, müzeyi gezerken resim yapsınlar diye.
Solda ressamımız Çınar Bey'e poz veriyorum, ortada ise ressamımızın eserini görebilirsiniz.
En sağda ise Çınar'ın müzeden aldığı şövalye, torunum olur kendisi.
Solda meşhur Corpus Clock'un mekanizmasını Çınar'a anlatan Merve, ortada bulduğumuz tatlış bir kitapçıda harita arayan Merve, en sağda da Cambridge sokaklarında benimkiler.
Soldaki ve ortadaki fotoğraf Cambridge Üniversitesi'nin kitapçısından, şurada oturup zaman geçirmek isterdim ama Çınar'la ne mümkün. En sağda ise İngiltere'de her yerde görebileceğiniz Harry Potter ürünleri satan dükkanlardan birisi.
Günü Cambridge Merkez Camii'nde sonlandırdık, iftarı da burada yaptık. Ramazan boyunca dünyanın her yerinden müslüman toplulukları bu şekilde iftarlar organize ediyormuş. İlk iki gün Merve'nin okulunda iftar yapmıştık, iftar organizasyonunu Türklerin yaptığı günlerdi.
Çok hoşuma gitti açıkçası, dünyanın her yerinden farklı farklı insanlarla iftar münasebetiyle bir araya gelmek; hem sohbet şansı hem iftarı paylaşma duygusu çok güzeldi. Oruçlu olarak gezmek ne kadar zorsa da iftarların güzelleği bu zorluğu gölgede bıraktı açıkçası ve Ramazan'da seyahat ettiğime de sevindim. Yoksa nasıl haberim olacaktı ki?
Dipnot: Bu camiinin yapımı için birçok bağış toplanmış, ancak en büyük bağışların bir kısmı Türk Diyanet Vakfı ve Türkiye'den bazı vakıflar tarafından sağlanmış, o yüzden Türklerin camiinin yapımındaki katkısı nedeniyle camii Türk destekli olarak anılıyor.
Sonraki gün Oxford'a gittik. Solda Sighs Köprüsü, ortada Oxford'da deliler gibi koşturup her yere tırmanmak isteyen çocuğum ve en sağda ekibimiz.
Okul binaları Oxford'un tamamına yayılmış durumda, burası en meşhur olan Harry Potter'in yemek salonuna da ilham olan ana bina.
Turist olarak her binaya girmenin ayrı ücreti var, Merve ne kadar isterlerse vereceğimi bildiğinden, ev ekonomisi de yapmak amaçlı Oxford'da okuyan bir arkadaşına haber vermiş, arkadaşı bizi gezdirdi.
Oxford'da okuyorsanız yanınızda iki kişiyi ücretsiz binalara sokabiliyorsunuz, çoğu yerde Çınar'ı saymadılar, hep birlikte girdik dolaştık.
Burada bahçelerde koşturan küçük sıpam ve hoşuma giden bina girişlerinden bazı tavan detayları ile bakışmaktasınız.
Normalde Merve ne zaman birşey almak istesek gereksiz der, ona o para verilir mi der, hiç susmaz, birşey de aldırmaz. Merve'ye rağmen alışveriş yapmak zordur inanın.
Ama oruç başına vurduğundan Oxford'da gezerken aldıklarıma pek müdahele edemedi.
Solda basilik kanını bile çay bardağında içen Türkler olarak biz, sağda da aldığım turist kazıklama ürünü içeçekler.
Tadı güzel değildi, ayrıca sağdakinin kaymakbirası olduğunu iddia ediyorlara ama uzaktan yakından alakası yok dostlarım.
İşte böyle bütün bir hafta orası senin, burası benim gezdik. Orucumuzu her gün farklı bir yerde farklı insanlarla açtık. Çınar aldıklarından ve gördüklerinden memnundu.
Benimse bu tatil sonrası dinlenmek için bir tatile daha ihtiyacım vardı.
Çınar bu tatilden önce Harry Potter izlememişti ama eve döndüğümüzde ilk filmi izlemesine izin verdim. Filmde kırmızı otobüsleri gördüğünde "Aaa anne biz buraya gitmiştik dimi!" diye çok şaşırdı, sonrasında uçuş derslerinin olduğu sahne gelince yine gittiğimiz yeri tanıdı.
Onun dünyasının bu kadar küçük olması, dünyasında ve hayallerinde her yerin erişilebilir olması beni çok mutlu ediyor. Çünkü ben Harry Potter okuduğumda Londra benim için dünyanın bir ucuydu ve bir gün gerçekten gidip görebilir miyim diye o küçük aklım asla hayal kurmamıştı.
Buraya kadar okuduysanız azminize sağlık, gözlerinizden öperim.
Adios, Applesodaa.
Ben hep evdeyim...
İnanmazsınız ama yine ben geldim. Geçen haftayı çocuksuz geçirdim biliyorsunuz, eski ben olsa her güne bir plan yapardı, evin kapısından içeri girmezdi. Yeni beni de kapıdan dışarı çıkaramadım.
Yok yani olmadı, bir türlü kendimi evden dışarı çıkmaya ikna edemedim. Hep "amaağnn çok yoruldum bugün, yarın çıkarım" dedim. Yarın olunca, yine neyse yarın çıkarım artık dedim. En son cumartesi artık sabah kalkıp çıkacağım bu evden dedim, yine çıkamadım.
Yıllar yıllar önce bir Kore dizisine başlamıştım. Kız evden dışarı adımını atamıyordu, psikolojik bir rahatsızlığı vardı. Diziyi izlerken daral gelmişti ruhuma yarım bırakmıştım -ki obsesif olduğum için pek nadir birşeyleri yarım bırakırım-. O dizideki kıza döndüm diye bu hafta hayıflanıyordum evde, neyse ki Melike pazar günü kahvaltıya gidelim dedi de, sonunda şeytanın bacağını kırabildim.
Günlük güneşlik, iç açıcı havalarda evde oturdum da bugün Melikeyle ince ince yağan yağmurun altında caddede kitapçıları arşınlıyordum. Melikeyle bu romantizmi de yaşamamız lazımmış demek ki...
Bu hafta işte çok zorlandım. Her gün ama her gün o bilgisayarın başında oturmaya kendimi yeni baştan ikna etmem gerekti. Ben kendini motive etmek, her gün yeni baştan başlamak konusunda iyiyimdir ama, bazı umutlarım paramparça oldu. Parçalar içine batarken insanın kendini çalışmaya ikna etmesi çok zor oluyor inanın ki...
Biraz kendimi okumaya verdim bu sıralar, aynı anda kaç kitap okuyorum bilmiyorum ama okuyorum işte... İyi geliyor hikayeden hikayeye atlamak, başkalarının hikayelerinde kaybolmak.
Bir de kendimi polisiye izlemeye vermiştim ki, bakın işte onun sonu iyi olmadı. Yıllardır evde yalnız kalırım ve yalnız kalmaktan da korkmam. Seneler evvel bir gece aşırı kanlı-bıçaklı bişey izleyip yatınca, gece gelen seslerden çok tedirgin olmuştum ki sonradan sesin üzerine aşırı fazla çamaşır astığım askılıktan geldiğini keşfetmiştim.
Bu aralar canım sıkkın olduğundan, polisiyeler de böyle su gibi akıp gittiğinden ne bileyim işte akşam aktivitesi olarak izliyordum bir haftadır. Ama yani kandır, cinayettir, asmaktır, kesmektir herşey var. Sonra uykum gelince gidip yatıyorum, ondan sonra işte görmeyin halimi... Bir akşam rüzgardan camlar gıcırdamaya başlamasın mı? Tam uykuya dalıyordum, bir zıpladım.
Sonraki akşam mahallede kavga çıktı; bağırışlar, çağırışlar derken gene bende uyku kalmadı. Bir gece zaten uykusuzluk hastalığım nüksetti hiç uyumadan sabah ettim. Sonraki gece iyiydi, güzelce uyudum, sabah beşte kendi kendime uyandım, bir ihtiyaç molası yaptım, yatağa geldim, yattım. BAM!!!
Saksı kırıldı!
Kalktım hemen camı açtım, dışarı baktım -ki yatak odası kot farkı yüzünden diğer odalara göre daha alçak- dışarıda biri olsa görmem lazım, bayağı göz göze gelmemiz lazım hatta. Kimse yok, dışarısı da çok karanlık hayal meyal yerde bişey gördüm ama karanlıktan da seçemedim. Dualar eşliğinde gittim geri yattım.
Sabah ilk iş tekrar dışarı baktım, saksı falan yok, yerde toprak izi bile yok. Bugün Melike'ye anlatıyorum, rüyanda görmüş olmayasın diyor. Rüya olmadığına eminim de, ne oldu onu da bilmiyorum ama... Kafamda deli sorular?!
Neyse bu kadar gerginlikten sonra polisiyeye ara vermeye karar verdim, bu kararımın ardından bugün Kore dizisi izleyeyim dedim, maksat kafam dağılsın hani...
Tatlım Seo In Guk'cuğumun yeni dizisi gelmişti onu açtım. Konu ne onu bile bilmiyordum açarken, Seo In Guk olduktan sonra ne olsa izliyorum nasılsa ben diye direkt başladım. Dizinin daha ilk bölümünde şöyle bir laf geçti: "Aşktan nefret ediyorum, çok fazla şeyi mümkünmüş gibi gösteriyor."
Ayy dedim iddialı başlıyoruz!
Ama sonra iddialı değil de, çok naif bir dizi buldum. Yer yer komik, eğlenceli, zaman zaman hüzünlü ama bence en güzel özelliği naif olmasıydı. Uzun zamandır bu kadar hoşuma giden birşey izleme keyfini yaşamamıştım. Gerçi henüz dördüncü bölümdeyim, Korelilerin son bölüm canavarına kurban gitmez inşallah.
Ayyy çok yazdım yahu, buraya kadar sabırla okuduysanız gözlerinizden öperim.
Naifsoda.
Not: Dizinin adı "See You At Work Tomorrow", yazının fotoğrafı da diziden alındı.
Let's dance!
Kral Midas'ın kulakları eşek kulakları....
Baş edemiyorum...
Cuma günü hastanede bölümler arasında gider-gelir ve kendimi insanlara çarpan bir pinpon topu gibi hissederken, cumartesi günü yapılması gereken tetkiklerin listesi dağ gibi büyüdü.
Bütün cumartesi günümü hastane personeli ile haşır neşir olarak geçirip, 16 tüp kanımdan ve bir miktar da akıl sağlığımdan feragat ettim.
Pazar günü evde gözümü açamaz ve alerjiden de bu kadarı olmaz artık diye düşünürken bir de ne göreyim...
ŞİŞMİŞİM!!!
İlaçlı BT için verilen ilaç alerji yapmış, bütün vücüdüm şişmişti... Eh bu da alerjiydi ama ilk aklıma gelen mevsim alerjisi değildi neticede...
Yine soluğu acil serviste almak durumunda kaldım, ilaçlar vs derken kendime geldim ama bir günde şişen vücüdumun şişliği tamamen atması neredeyse üç gün sürdü.
Salı günü evde sessiz sakin çalışırken okuldan aradılar, Çınar'ın pantolonu yırtıldı yedek pantolon ile gelin dediler. O sırada öğretmen asla duymak istemeyeceğim bir sürü de şey söyledi... Böyle üzerimden atamadığım ufak çaplı bir şoka girdim.
Aynı gün birde okulda Çınar'ın halkoyunları gösterisi vardı, akşam hiçbirşey yokmuş gibi gösteriye gitmek zorunda olmak bana çok koydu arkadaşlar. Hayatın hay huyu arasında bir saniye sinir krizi geçireceğim diyecek kadar bile zamanı olmayabilir mi bir insanın ya?!
O kadar yerle yeksan olmuştum ki, Ayşe ile İpek'de gösteriye geldi. Gösteri sonrası da yemek yemeye gittik. Eve geldik bir yandan "Neyse halledeceğiz artık" diye kendime telkinde bulunurken bir yandan da Çınar'ı duş alması için banyoda yönlendiriyordum. Öyle bir gümbürtü oldu ki...
Bir de baktım mutfağın tavanı düşmüş... Yani bakın o kadar ama o kadar sakin karşıladım ki... Baktım, dedim olabilir, geçtim.
Ben mesele etmeyince mesele de mesele olmaktan çıktı o kadar hızlı halloldu ki anlatamam size, dört gün içinde sanki hiçbirşey olmamış gibi eski haline getirdik mutfağı, usta sağolsun.
Perşembe ofise gittim evde usta var diye, gün içinde öyle bir başım dönmeye başladı ki... Ekip arkadaşıma diyorum ki bayılacağım, o da iş yüzünden şaka yapıyorum zannedip gülüyor. Oysa ki ben bayılmaya ramak kalaydım... Neyse ki bayılmadan günü kapattım, iyi direndim yalnız.
Cumartesi uzun zamandır görüşmeyi ertelemek zorunda kaldığım bir arkadaşımla görüştük. Oğullarımız aynı yaşta onlar oynarken bizde otururuz demiştik ama bir süre sonra çığlıklar, ağlamalar derken... Küçük bir kıyamet koptu sanki! Misafir çocuk üzerime atla deyince benim oğlum da atlamış.
Atlamış yani, sorgulamamış bile! Yanlış olduğunu bile bile atlamış. Öbürü de iyi birşey yapmış gibi "evet ben dedim" diyor.
Hayatımda ilk kez ama bakın gerçekten ilk kez bir misafir kalkıp evimden gitsin istedim. Artık baş edemedim ve oturup sadece ağlamak istedim ya. Elim ayağım çekildi sanki...
Bu sıralarda Yelit de bana "Ama eskiden beri böyle, hatırla, nerede böyle garip bir olay var, gelip seni bulurdu." demesin mi...
Bu beni biraz yıktı. Hakikaten.
Derdi veren rabbim direnme gücü de veriyor, fakar hayatcığım birazcık ara mı versen? Şöyle bir miktar salsan beni de, bende bir nefes alsam olmaz mı?
Soruyorum ya soruyorum sadece.
Evet olağanüstü haberler serisi sona erdi.
Olağan, sıkıcı günlerde buluşmak dileğiyle...
Applesodaa.
Hayatı kontrol edemediğimde...
Geçenlerde çok zor geçen bir haftanın ardından kendimi yine kuaförde buldum. Çok uzun zamandır saçımda böyle bir değişiklik yapmamıştım ve aklımda saçımı boyatma fikri de yoktu aslında...
Yıllardır aynı kuaföre giderim ve tek bir kez başka kuaföre gittiğimde yaşadığım turuncu saç faciası yüzünden de önerilerim asla kabul görmez, kuaförüm kendi başına karar verir ve uygular.
Çok güzel bir sarıyla kuaförden ayrıldım, herkes çok beğendi, hatta bende beğendim. Eğer bu saçları kendi yüzümle hayal etmezsem gerçekten inanılmaz güzeldi. Ama bu sapsarı saçlı kız ben değildim...
Tam bir ay kendime gittim geldim baktım ve bir ay sonra tekrar kuaföre gidip, saçımı biraz koyulaştırmalarını istedim. Herkesin "Ama çok güzel olmuştu!..." nidalarına da "Evet, bence de güzel oldu, ama ben bu kız değilim, bu kadar sarı olmak istemiyorum." dedim.
Saçımı istediğim tonlarda doğal sarıya evirdik, ben mutlu, ekstra aldığı ücretten kuaförüm mutlu yollarımıza ayrıldık.
Saatlerimi kuaförde geçirirken de düşündüm; "Neden?"
Neden hep birşey olduğunda saçımızdan çıkıyor acısı? Saçların hafızası var diyorlar, kestirip hafızamızdan siliyor muyuz yoksa boyatıp hafızamızdaki gerçekliği çarpıtıyor muyuz?
Aslında bence en temel neden hayatı kontrol edemediğimizde, kontrol edecek birşeye ihtiyaç duymamız. Saçımızı kontrol edebiliriz... Kestiriririz olmadı yeniden uzatırız, boyatırız olmadı yeniden boyatırız, şekil verdiririz... Seçenekler çok ama biliyoruz ki hepsinde kontrol bizde! Bu bizim saçımız, kontrol edemediğimiz hayatımız değil...
Hemde bir teorim de var; o kadar kötü geçen zamanlardan sonra eğer saçımızı beğendiysek mutlu oluruz, havamız değişir işte. Ya da çok kötü olur, oturur saçımızı bahane eder bir güzel ağlarız.
Hem kökü bizde değil mi canım, yeniden uzatırız işte...
Öyle yani...
Bana deli deli rüzgarlar eserse, beni kuaförde arayın, hiç şaşmaz! Bazı konularda gerçekten çok istikrarlıyım.
Sevgiler sarışınsoda! :)
Not: Eğer merak ettiyseniz yıllar önceki saç maceramın bir kısmı şurada...
Notun Notu: Fotoğraf saçımın ilk boyandığındaki hali.
Durum Raporu: Yıkılmadım ama bi bayılmam gerekti...
Annemin matematiği...
Misafir
Ne olduğunu bile anlamadan bir de baktım ki 35 yaşıma son bir hafta kalmış...
Bu akşam Yelit geliyor onu düşündükçe aklım geçmişe gitti. Bundan 17 sene önce Yelit'le aynı binada staj yapıyorduk. 14 sene önce iş çıkışı Beşiktaş'ta buluşur, Hala'da karışık gözleme sipariş ederdik. Sabahları işe vapurla giderken yan yana kitap okurduk...
İnanamıyorum ne ara geçti onca zaman? Ne ara büyüdük de sıra çocuklarımızı büyütmeye geldi.
Zaman su misali diyorlar ya, geçmişe bakınca doğru geliyor. Bir bakıyorsun ki su misali gelmiş ve geçmiş herşey. Geleceğe bakınca bir bilinmezlik sadece...
35 yaşım için büyük hayallerim vardı, parti verecektim, hemde büyük bir parti! 9 sene önce ev aldığımızda ödediğimiz kredi miktarı asgari ücretin neredeyse üç katıydı. Hayalim 35 yaşımda tam bir kredi taksiti miktarı kadar para harcayıp büyük bir parti yapmaktı.
Zaman geldi geçti, inanılmaz büyük olan o para şimdilerde iki kişinin kahve-tatlı buluşmasını ancak karşılayacak kadar değersizleşti.
Zamanın paraya yaptığının aynısı benim 35 yaş hayallerime de oldu, paranın değerinden benim de enerjimden çaldı. Değil parti yapacak, biri bana parti düzenlese yok sağolun ben gelmeyeyim diyecek kadar tembelleştim.
Canım bu ara eğlenmek istemiyor.
Kim bilir belki 40'ta yaparım büyük bir parti...
Belki de 40'ta daha da tembel olurum...
Yine de hayal etmek güzel şey, düşüneyim bişeyler, misafiriz bu hayatta neticede, kıymetini bilmeli bazı anların değil mi? Geriye dönüp bakınca içimizi ısıtacak anılar biriktirmeli...
Sevgiler,
Applesodaa
Not: Fotoğraf tam dokuz sene öncesinden, gençmişim beh.
Balkondayım.
Güzel insanlara çıksın yolunuz...
Kızılcıklar oldu mu??
Uyum haftasına uyumlanamadım.
E bazen ben...
Açılın hala oluyorum...
Bilmem ki size söyledim mi ama..? Canlarım, çiçeklerim ben hala oluyorum. :)
Herşeyin tam olarak bombok olduğu bir noktada bu güzel gelişmeye odaklanmaya karar verdim. Dedim ki hadi biraz bu iyi hissi büyütelim... Ve böylece Çınar'la beraber doğmamış çocuğa don biçme operasyonumuz başladı.
Çınar alışveriş genlerinin tamamını benden almış arkadaşlar, mağazada onu da alalım bunu da alalım derken, kasa da yüklü bir miktar ödeme yapmamız gerekti tabii ki. Ama inanırmısınız o noktada da battı balık yan gider modundayım. (Diş için olan ödemeleri yaptım da, kredi kartım ağlıyor, ektresi de beni ağlatacak gibi.)
Eve gelince kızlara fotoğraf attık, kuzenim Demet'de böyle olmaz deyip bize bazı örnekler gönderdi, süsleme yapacağız dedi.
Eh dedim tam olsun madem, Çınar'la işe gittik, işyerinin ordaki alışveriş merkezinden de süsleme eksiklerimizi tamamladık. Demet de gelince süsledik. Kendi içimizde büyüttükçe büyüttük, büyüttükçe eğlendik.
Erkek kardeşimle eşine de gelip alın dedik, malum bizim arabamız yok bu sıra. Onlarda yemeğe mi gelelim diye sorunca, olur dedim. Kızlara da diyorum hem hediye aldık, hem süsledik, hem yemek yapıyoruz. Bir yerde yanlış yaptık ama neresi emin değilim. :)
Neyse velhasıl-ı kelam son zamanlarda hayatımızdaki en güzel gelişme buydu. Bizde bir miktar buna tutunduk.
Gerisi gerçekten arapsaçı gibi... Annelik mesaim hiç bitmiyor, 7/24 Çınar'la birlikteyim, çalışırken yanımda ve çalışmak gerçekten ama gerçekten çok zor oluyor. Bütün bunların arasında kahvaltı, yemek hazırlamak, ara ara Çınar'la oynamak, sonsuz sorularına yanıt vermek.
Herhangi bir şekilde mola vermem mümkün olmuyor, çünkü babasının ne kaçta gelip alacağını, ne kaçta getirip bırakacağını biliyorum. Haftasonu iki, üç saat için alıp geri getiriyor. Herhangi bir şekilde boş vaktim kalmasın diye özel olarak çabaladığını düşünmeye başladım artık.
Ben böyle spontane bişeyler yapabilen biri değilim pek, plan-programlı ilerlerim genelde. O iki üç saat için dışarı çıkardığında bende evde kalakalıyorum. Geçtiğimiz cuma Çınar'ı almıştı akşam mesai bitiminde evde boğuluyormuş gibi hissettim ve kalkıp amaçsızca yürümeye çıktım. Deliliğin eşiği dedikleri yerdeyim sanki, bu ara gerçekten aklıma deli deli fikirler geliyor ama ya sabır diyelim.
Yürüyüş yaparken yol kenarında ayaklarını uzatmış oturan bir teyze gördüm. Sanki herkes ve herşey akıp gidiyor, o orada sabit kalıyordu. Herkesin zamanı akarken onunki durmuş gibiydi. Hayattan tek beklentimin emekli olmak olmasını düşündüm o sıra, aslında hiçbir beklentim yok mu demek ki bu? Bilemiyorum inanın bilemiyorum...
Anladım ki kendini iyileştirme yolculuğu yalnız yapman gereken bir yolculuk ve bol bol gözyaşı içeriyor. Ama en zoru da ne biliyor musunuz, kendine zaman vermek. Her konuda bu kadar aceleci bir insan olmam ruhumun bile başına bela oluyor...
Kentsel dönüşüm alanında yürüyüşe çıkınca da insan bir garip hissediyor. Yollarda bakıyorsun etrafına bir tarafın eski, bir tarafın yeni yapılarla dolu, sanki bir yanı geçmiş bir yanı gelecek. Attığın her adımın ardı geçmiş, önü gelecek...
Geçenlerde Çınar'la yürürken ilkokul öğretmenimle karşılaştık, durup da konuşmaya mecalim yoktu ve sadece yanyana yürüyüp geçtik. O an sanki şey gibiydi, çocukluğum yanımdan geçti, bense çocuğumun elini tutuyordum.
Bugünlerde kendi kendime mesaj atmaya başladım birde, konuşacak biri olmayınca insanın aklına gelen fikirleri unutması ne kadar kolaymış meğer... Oysa bugünlerde aklıma gelen herşey bence çok değerli ve unutmaya da gönlüm el vermiyor.
İşte durumlar böyle bu sıralar, ah bir de derin depresyon moduna giriş yaptım. Bir süre gerçekten ama gerçekten oradan çıkacak gibi hissetmiyorum.
Derin depresyon modunda ya hiç uyuyamıyor baykuş gibi sabahı sabah edip beş civarı yatıyorum ya da akşam Çınar'ı uyuturken uyuyup neredeyse on saatlik uykular uyuyorum, gerçekten her konuda ölçüsüz bir insanım.
Yine böyle sabahı sabahı ediyordum iki gün önce, 4:30 civarı sokakta inanılmaz bir gürültü başladı, bağırış-çağırış... Aman heralde kavga çıktı dedim -bendeki gamsızlık seviyesi-. O sırada seslere Çınar uyandı, ben ona su verirken inanılmaz bir gümleme oldu, Allahtan yattığımız oda arka tarafta ses oraya çok şiddetli gelmiyor. Çınar geri yatınca dedim bakayım noluyor, balkona bir çıktım yanıyor sokakta birşey ama ne bilmiyorum. Yan komşuyu balkonda görünce o da araba yanıyor, patladı dedi. Şok içinde bakarken arabanın camları patladı o sırada. Eve de çok yakın, millet sokakta arabasını uzaklaştırma derdinde, öyle hipnoz olmuş gibi kaldım bir süre. Tekrar gümledi, meğerse lastiği patlamış yanarken. O sırada da itfaiye geldi ve söndürmeye başladı. Bende gidip yattım, artık birşey olmaz diye. Bu da bir anımızdı koleksiyonunda yerini aldı.
Yine gelirim. Şimdilik hoşçakalın.
Applesodaa.
Search
About
Bendenizle ilgili bilgiler için "Kim Bu Kız" sayfasına gidiniz lütfen.
Copyright © 2008 dövüsürken hanımefendi degilim.... All Rights Reserved.
Design by Padd IT Solutions - Blogger Notes Template by Blogger Templates



























